World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz : Bölgesel haberler : Türkiye

Türkiye: Reform askerin yetkilerini bir ölçüde sınırlandırdı

Justus Leicht
27 Ağustos 2003

Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in "yedinci reform paketi" olarak adlandırılan yasal düzenlemelerin imzalamasıyla birlikte Recep Tayyip Erdoğan'ın ılımlı İslamcı hükümeti Türk ordusuyla yapmakta olduğu iktidar savaşında küçük bir zafer elde etmiş oldu.

Yapılan reform, yakın tarihte askerlerin bütün önemli siyasi kararlarda son sözü söylemelerini sağlayan Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) yetkilerine hatırı sayılır sınırlamalar getiriyor. Bununla birlikte yeni kurallar normal bir demokratik yapıyı kurmaktan çok uzakta. Temel demokratik ilkeler ordunun kesin bir şekilde seçilmiş hükümete tabi olmasını gerektirir ancak bu reform sonrasında bile ordu Türkiye'de bağımsız bir siyasi etken olmaya devam edecek. Yapılan reformla ordunun kurumsallaşmış etkisi lağvedilmedi, yalnızca sınırlandırılmış oldu.

Reform esas olarak, pazarların genişlemesini ve açılmasını talep eden ve Türkiye'nin dış politikasında bürokratik ve katı bir askeri kastın oynadığı role daha fazla katlanmak istemeyen büyük sermayenin çıkarlarına hizmet ediyor. Ancak ülke içinde - işçilerin ya da hoşnutsuzluk içindeki azınlıkların ayaklanması şeklinde - bir tehlikenin oluşması durumunda Türk burjuvazisinin ordunun yardımını isteyeceğinden şüphe etmemek gerekir.

Son yasa değişikliği Cumhurbaşkanı'nın imzalamasının ardından uygulamaya girdi. Bu yasa değişikliği Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) üyeliğinin gerektirdiği siyasi koşulları yerine getirmek için çıkarttığı yedinci "reform paketi"ydi. Bu paket aynı zamanda siyasi açıdan en tartışmalı olan paketti.

Paketin kilit unsuru MGK ve genel sekreterinde yapılan reformdu. Anayasal terimlerle ifade etmek gerekirse, MGK yaklaşık olarak kurulduğu 1962 yılındaki - daha sonra ordu tarafından idam edilecek olan Başbakan Adnan Menderes hükümetine karşı yapılan askeri darbeden iki yıl sonrasındaki - konumuna dönecek. Ordu bunun ardından 1971 ve 1980 darbelerini gerçekleştirmiş ve daha sonra 1982'de yazdığı anayasa ile MGK'ya şimdiki reformun geri almaya çalıştığı genişletilmiş bir rol vermişti.

MGK'nın rolü 1982 yılına kadar resmi olarak güvenlik konularında hükümetin danışma organı olmakla sınırlıydı. Sonrasında bir general tarafından üstlenilen genel sekreterlik görevi, seçilmiş hükümetin üzerinde gayri resmi bir hükümet gibi işlemeye başladı. Genel sekreter başbakana ulusal güvenlik politikalarını nasıl uygulamaya koyacağı konusunda "tavsiyelerde" bulunuyor, MGK'nın gündemini belirliyor ve kararlarının uygulanmasına nezaret ediyordu. Bütün bakanların yanı sıra kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar da MGK'ya karşı sorumluydular ve MGK tarafından yapılan "tavsiyeler" hükümet için en öncelikli konular olmak durumundaydı.

Şimdi genel sekreter sadece başbakanın inisiyatifi ile bir harekette bulunabilecek. Genel sekreter MGK'nın çalışmasını koordine edecek ve sadece MGK ve yargı tarafından şart koşulan görevleri yerine getirecek. Hepsinin ötesinde, MGK kararlarının uygulanmasına başbakan yardımcısı nezaret edecek. Gelecekte genel sekreterlik görevini, bunun için genel kurmay başkanının onayını almak gerekecek olsa da, bir sivilin üstlenmesi söz konusu olabilecek. Ek olarak, MGK şimdi yaptığı gibi her ay toplanmak yerine iki ayda bir toplanacak.

Yapılan diğer yasa değişiklikleri, bugüne kadar ordunun kendisince belirlenen askeri bütçenin meclis tarafından halka kapalı bir oturumda kararlaştırılması ve Sayıştay tarafından denetlenmesi konusundaki önerileri içeriyor. Devlete ve orduya "hakaret etme"nin asgari cezası 12 ay hapisten 6 ay hapse indiriliyor ve basit "eleştiri" cezadan muaf tutuluyor. Bundan böyle siviller barış zamanında askeri mahkemelerde yargılanamayacaklar. Bir başka önemli değişiklik ise yasanın Kürtçe öğreten özel dershanelere izin veriyor olması.

Önde gelen askeri figürler yapılan değişiklikleri protesto ettiler, ancak sonuçta dişlerini sıkarak da olsa değişiklikleri kabullendiler.

Mecliste paketin oylanmasından bir gün önce genel kurmay başkanı Hilmi Özkök, Başbakan Erdoğan'a, basında yer alan haberlere göre, ordunun "endişelerini bildirmek üzere", sürpriz bir ziyaret yaptı. Oylamadan birkaç gün sonra Erdoğan, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısına katıldı. Haberlere göre (muhtemelen bu haberleri generaller Cumhuriyet gazetesine şahsen ilettiler) toplantıda Erdoğan'a yönelik çok sert saldırılar yöneltildi ve hatta yeni bir darbe tehdidinde bulunuldu.

Yüksek rütbeli bir komutan olan Çetin Doğan'nın şu sözleri söylediği aktarılıyor: "Devletin laik biçiminde herhangi bir değişikliğe izin vermeyecek olan güçler birlik içinde hareket edecekler…eğer gerekirse ordu ve millet sonuç alabilmek için ele ele hareket edecek." Doğan, Erdoğan'ı hükümetin yapılan reformlardan "Türk halkının AB sevgisi" nedeniyle kazançlı çıkabileceğini "ancak bir gün bunun bedelinin ödeneceğini" iddia ederek uyardı.

Türk sermayesinin Avrupa yanlısı tutumu

Bununla birlikte, şu ana kadar bu tür tehditler fazla bir etki yapmadı. Görünüşe göre hükümet, reformu azimli bir şekilde sürdürdü. Bunun bir nedeni, daha önceki darbelerde her zaman için orduyu desteklemiş olan Türk sermayenin, bu kez hükümetin AB üyeliğini sağlama girişimlerini açıkça destekliyor olması.

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin (TÜSİAD) başkan yardımcısı Mustafa Koç, 30 Mayıs'ta Deutsche Bank tarafından düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada bu durumu açıkça ifade etti: "AKP [Erdoğan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi] iktidara ideolojik nedenlerle gelmedi. Onları iktidara taşıyan, ideolojiden çok, 1990'larda ardı ardına yaşanan ekonomik krizler oldu. O sırada yorgun düşmüş bir siyasi sistemin takatini kesen bir çürüme, ve yerleşik düzenin genç, dinamik ve hızla modernleşen bir toplumun arzularına tepkisiz kalışı vardı. AKP hükümeti, kendi itibarını artıran bir şekilde, AB projesini büyük bir ciddiyetle ele aldı… Birbiri ardına gelen reform paketleri AKP'nin AB projesine olan bağlılığını gösterdi."

Koç, AKP iktidarında Türkiye'nin AB üyeliği için gerekli olan değişiklikleri hızla yerine getirebileceğinden emin görünüyordu. Koç, üyeleri arasında Türkiye'nin en büyük 300 şirketinin de yer aldığı örgütünün AB'ye neden bu kadar kesin bir şekilde yandaş olduğunu şu şekilde açıklıyordu: "Türkiye'nin ihracat gelirlerinin yüzde 60'a yakını AB ülkelerinden sağlanmaktadır. İthalatın bölgesel dağılımı da benzer bir tablo sunmaktadır. AB ülkeleri Türkiye'deki Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları (FDI) içinde en büyük paya sahipler. 2002 yılında toplam doğrudan yabancı sermaye yatırımları içinde AB'nin payı yüzde 65'ti. Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı şirketlerin çoğu AB ülkelerinden gelmektedir."

Derneğin web sitesinde yer alan bir başka metinde işverenlerin neden bu tür "demokratik reformlar"dan yana oldukları açıklanıyor. Bu reformlar ekonominin liberalizasyonuyla - kamu işletmelerinin özelleştirilmesiyle, kamu sektörünün parçalanıp, küçültülmesiyle ve ülkenin uluslararası sermayeye açılmasıyla - doğrudan bağlantılı.

Türkiye'nin AB'ye kabul edilmesine yönelik ekonomik kriterleri koyan "Lizbon Stratejisi"nin uygulamaya konuluşu ile ilgili bir raporda şöyle deniliyor: "Türkiye'nin hem AB hem de küresel ekonomi ile bütünleşmesi devletin yeni rolünü tanımlayan etkin bir kamu yönetimi reformunu gerektirmektedir."

Öncelik devletin özel sektörle ilgili ekonomik görevleri önceden belirlemesine ve bu bağlamda toplumla olan ilişkisini ve devletle birey arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamasına verilmelidir. Bu yeniden tanımlamaya üç ayaklı bir strateji ile erişilebilir: özelleştirmeler, devlet tekellerinin kaldırılması ve hukukun üstünlüğü.

Rapor şunu talep ediyor: "Birinci eksenle ilişkili olarak, berrak bir biçimde tanımlanmış temel hizmetlerin dışındaki devlet tarafından sağlanan hizmetler, özelleştirmeler yoluyla özel sektöre devredilmelidir." Şu ana kadar devletin sahip olduğu diğer sektörler piyasa rekabetine açılmalıdır. Bu ancak güçlendirilmiş bir yargı ile şeffaf süreçler sunulursa ve yapılan sözleşmelere sadık kalınacağı güvence altına alınırsa başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilir.

Ayrıca örgüt, kamuya ait işlerin desentralizayonunu [ademi merkezileştirilmesini] ve yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasını, işverenlerin ve sermayedarların vergilerinin ve sosyal güvenlik ödemelerinin azaltılmasını, emek piyasasının deregülasyonunu [kuralsızlaştırılmasını] ve "kamu sektörünün küçültülmesi ve mali dengelerin iyileştirilmesi ışığında sıkı maliye politikası ve kamu sektöründe giderlerin kısılmasını" talep ediyor.

Rapor son tahlilde siyasi reformların ekonomik olanlarla aynı amaca sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor: iş dünyası ve toplum bir bütün olarak devletin, ordunun ve çürümüş siyasetçilerin müdahalesinden ve denetiminden kurtarılmalıdır. Ne var ki, bu sıradan işçilere ya da yoksullara değil, yurt içindeki ve dışındaki büyük sermayeye - işçi sınıfının pahasına - yarayacak. Bu durum, son reformların 1997'de askerler tarafından hükümeti bırakmaya zorlanmasından önce Necmettin Erbakan'ın başında olduğu Refah Partisi hükümetine karşı saldırgan bir cadı avı başlatmış yerleşik Doğan medya grubu ile Hürriyet ve Milliyet gibi orduyla yakın gazeteler tarafından neden desteklendiğini açıklıyor.

Erdoğan ve İslami Sermaye

AKP büyük ölçüde Refah Partisi'nin bir devamı olarak kuruldu. Buna karşılık Erdoğan, Erbakan'ı destekleyen toplumsal katmandan daha farklı bir toplumsal katmanı temsil ediyor.

Erbakan, esas olarak, geleneksel İslamcı güçleri ve daha yaşlı muhafazakâr kuşağın bir kesimini temsil ediyordu. Koalisyon ortağı Tansu Çiller'in karıştığı bir rüşvet skandalını ört bas ettiği ve İran ve Libya ile dış siyasi ilişkileri yoğunlaştırdığı sırada, devlet memurlarına yüzde 50 ve emeklilere yüzde 130 oranında bir ücret artışı sözü verdikten sonra kaderi bu gelişmelere uygun bir şekilde belirlendi.

Erdoğan kendisinin, Anadolu'nun kırsal bölgelerinden gelen ve kariyerine 1980'lerde askeri rejim altında ekonomi bakanı olarak başlayan, daha sonra başbakan ve cumhurbaşkanı olan Turgut Özal'ın hamiliğinde palazlanan bir katmanı, temsil ettiği kanısında.

Özal ve ordu, işçi sınıfının radikalleşmesini engelleyeceğini düşündükleri İslamcılara bir dizi ödünler verdiler. Okullara zorunlu din dersi koydular, imam hatip liseleri mezunlarına üniversiteye girme serbestisi sağlayarak normal okul statüsü tanıdılar ve İslamı "komünizmin panzehiri" olarak yücelttiler. Aynı zamanda "zengin ol da nasıl olursan ol" sloganını yaydılar.

Bu gelişme içinde ortaya çıkan kesimler şimdilerde hazırlıklarını tamamlamış, servet biriktirmeye ve (işverenler örgütü MÜSİAD'da örgütlü) büyük boyutlu şirketleri işletmeye başlamış durumda. Bunlar Erbakan'ın hükümetten indirilmesinin ve Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından İslamcı hareketin eski muhafızlarından koptular ve şimdi kendi paylarına düşen etin tadını çıkarmaya hazırlar. AKP'nin kuruluşunun ardında yer alan toplumsal süreç budur. Erbakan'ın takipçileri ise "Saadet Partisi" (SP) çatısı altında toplandılar.

"Anadolu kaplanları" olarak bilinen İslamcı bujuvaziden gelecekte ne beklemek gerektiği Başbakan Erdoğan'ın 22 yaşındaki oğlu Bilal'in düğününde fazlasıyla ortaya çıktı. Seçim zaferini büyük bir oranda kırsal kesimde ve şehirlerde yaşayan yoksullara yönelik popülist çağrılara borçlu olan başbakan, ABD'nin seçkin üniversitelerinden biri olan Harvard Üniversitesi'nde iktisat okuyan oğlunun evliliğini doğulu bir şatafatla kutladı.

16 yaşındaki gelin evlilik için özenle seçilmişti. İstanbul Lütfi-Kırdar Kongre salonunda yapılan törene on bin kişi davetliydi. Bayan davetlilerin çoğu gelinin kendisi gibi baş örtülüydü ya da peçe giymişlerdi. Nikah, bizzat, iki yıl önce aynı töreni eski Alman başbakanı Helmut Kohl'un oğlu için yapan İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından kıyıldı. Nikahın şahitleri arasında İtalyan Başbakanı ve AB Konseyi Dönem Başkanı Silvio Berlusconi ve Arnavutluk başbakanı Fatos Nano da bulunuyordu.

Düğünü korumakla görevlendirilmiş olan dört bin polis, toplantı salonunun yakınında Türk hükümetinin ABD'ye Irak savaşı için verdiği desteği protesto eden göstericilere karşı harekete geçti. İstanbul'un merkezindeki bütün caddeler düğün nedeniyle trafiğe kapatıldı. Anı olarak nikah davetlilerine gümüş kaseli nikah şekerleri dağıtıldı. Davetliler bol miktarda hediye verdiler ve toplam 100 kilogram altını da içeren bu çok sayıdaki hediyeyi taşımak için küçük vinçlerin kullanılması gerekti.

Alman taz gazetesinin belirttiği gibi: "Alkışlar, göz yaşları, başörtüleri, kilolarca altın ve Amerika'ya bir uçak bileti arasında İslamcı seçkinler modernliğe geçme yolunda yeni bir aşamaya vardılar."

Orduya verilen ödünler

Bu kesimlerin ne ABD ile ne de Türk ordusu ile herhangi bir ciddi çatışmaya girmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Tam tersine, en son yasaların pürüzsüz bir şekilde geçmesinin bir nedeni de Erdoğan'ın ana noktalarda generallere ödünler vermiş olmasıydı.

Yüksek Askeri Şûra'nın bir oturumunda generaller 18 astsubayın İslamcı tehdit oluşturdukları için ordudan atılmasına karar verdiler. Erdoğan bu temizliği eleştirdi ancak hemen ardından da atma kararını kabul etti. Buna ek olarak, gelecek yıla kadar MGK'nın genel sekreterliği görevinin bir sivil yerine bir general tarafından yürütülmesini de kabul etti.

Ayrıca Erdoğan, Amerikan işgalini desteklemek amacıyla, Irak'a 10.000 Türk askerinin gönderilmesi kararını çıkartmak üzere, meclisi Eylül ayının başında bir özel oturum yapmak üzere toplayacağını açıkladı. Kamuoyu araştırmalarına göre böyle bir tutum, ordu tarafından hararetle desteklenmesine karşın, nüfusun yaklaşık olarak üçte ikisi ve bizzat AKP'nin içindeki kimi kesimler tarafından reddediliyor.

Daha bir hafta önce, Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt gazetecilere ordunun pozisyonunu anlatırken, Türkiye'nin Birleşmiş Milletler'in onayının olup olmadığına bakmadan ve askerlerin gireceği riski göze alarak, asker göndermek zorunda olduğunu açıkça ifade etti. Bunun hemen ardından da, basına, böyle bir kararın doğal olarak sevilen bir karar olmayacağının farkında olduklarını da emin bir dille belirtti. Büyükanıt yine de nihai kararın hükümet tarafından verileceğini vurguladı - bunu meclisin nasıl bir karar alması gerektiğini açıkça söyledikten sonra yaptı.

Erdoğan'ın ordu ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak için iyi sebepleri var. Her şeyden önce, yakında onların vereceği desteğe ihtiyacı olabilir. Bu hükümeti Türk halkının tümü ile karşı karşıya getirebilecek, çözülmemiş bir dizi sorun var. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu tarafından yapılması talep edilen özelleştirme programının büyük bir bölümü henüz gerçekleştirilememiş durumda. Bu tür uygulamaların kaçınılmaz olarak yol açacağı işten çıkarmalardan etkilenecek işçilerin bu durumu sessiz sedasız bir şekilde kabul edip etmeyecekleri belirsiz.

Kağıt üzerinde yapılmış olan reformlar uygulamaya konulmayı beklerken, Kürt azınlıkla yeniden bir çatışma içine girilmesi olasılığı da var. Her fırsatta Kürtçe eğitimi ve Kürtçe medyaya erişimi engellemek için bürokratik engeller yaratılıyor. İnsan hakları örgütü İHD'nin bir raporuna göre işkence ve devlet eliyle işlenen cinayetler gibi uygulamalarda bu yılın ilk yarısında geçen yıla göre artış var.

Pişman "teröristleri" kısmen bağışlayan genel affı reddedenler yalnızca Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK/KADEK) önderleri değil. Şu ana kadar af, sadece, halen hapiste bulunan ve PKK ile ilişkisi tartışmalı olan kişiler tarafından kabul gördü. Yasa örgütün mevcut aktif militanlarını hedefliyor olmasına karşın bu kesimden hemen hiçbir tepki alınamadı. Buna ek olarak, PKK/KADEK, Eylül ayında Türkiye'ye karşı "savaşı" tekrar başlatma tehdidini dile getirdi.

Irak'a asker gönderme konusunda hükümet her durumda kaybediyor. Meclis Irak'lı direnişçilere karşı ABD işgalini desteklemek için BM onayı olmadan asker gönderirse, AKP kendi destekçilerinin büyük bir kesimi de dahil olmak üzere halkın gözünde itibarını yitirecek. Meclis aksi yönde karar alırsa, AKP'nin ABD ve kendi generalleri ile ilişkileri ağır bir darbe alacak.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır