World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Tarih : Vadim Z. Rogovin

Sovyetler Birliği’nde toplumsal eşitsizlik, bürokrasi ve sosyalizme ihanet

Bu konferans, Profesör Vadim Rogovin tarafından, 1996 yılının Aralık ayında Almanya’da Ruhr Üniversitesi’nde verildi.

26 Ağustos 2004

Bugün birçok insan sosyalizmin çöküşünden söz ederken şu soruları sormak uygun olacaktır: Sovyetler Birliği’nde ve diğer ülkelerde egemen olan rejimle birlikte çöken şey neydi? Sosyalizmin amaçları nelerdir ve sözde sosyalist olan ülkelerde bu amaçlar ne derecede gerçekleştirilebilmişti? Sovyetler Birliği’nde sosyalizm neden önce Stalin ve Stalinistler tarafından ve sonra Gorbaçev ve kliği tarafından çifte ihanete uğradı?

Bu sorular üzerinde düşündüğümüzde, sosyalizmin amacının insanlar arasında toplumsal eşitliği sağlamak olduğu sonucuna ulaşırız.

Mülkiyeti kamulaştırmış olan bu ülkelerdeki durumun resmi kamuoyu tarafından her zaman toplumsal eşitlik ilkelerinin ne derece savunulduğuna bakarak değerlendiriyor olması rastlantısal bir durum değildir. Bu bağlamda insan bazen ilginç örneklerle de karşılaşıyor.

Sık sık İspanya’ya giden bir meslektaşım bana şu öyküyü anlatmıştı: Küba’dan, muhalif olduğu için ayrılmış olan ünlü bir kadın şarkıcı, kısa bir süre önce İspanyol televizyonuna çıkmış. Gözyaşları içinde, Küba’da varolan ayrıcalıklardan söz etmiş. Hastalanan parti bürokratlarının hastanelerde tek kişilik odalarda kaldıklarını yani ayrıcalıkların keyfini çıkardıklarını anlatmış. Bu programı seyreden herkes şu şekilde düşünecektir: "Bakın şunların Küba’da sahip olunan ayrıcalıklara!"

Hiç kimse, aynı gün Madrid’de yayınlanan bir gazetede, önde gelen bir borsa şirketinin başkanının özel uçağıyla, konsültasyon amacıyla Amerika’daki doktorunu görmek üzere yola çıktığı için, önemli bir hissedarlar toplantısına katılmadığını anlatan habere dikkat etmedi. Bu olay özel bir ilgiye mazhar olmadı. Sonuçta kim kapitalizmde bir tür toplumsal eşitlik ve adaletin olmasını bekler ki?

Bu tür gerçekler çoğu kez açıkça demagojik amaçlarla kullanılsalar da, sıradan insanlar, ahlaki ve toplumsal içgüdülerini kullanarak, Sovyetler Birliği’nde ve diğer ismen sosyalist olan ülkelerde varolan ayrıcalıkların kendi kafalarındaki sosyalizm tasavvuruna ve ülküsüne aykırı görmekteydiler.

Marksizm toplumsal eşitlik sorununu tekrar tekrar gündeme getirdi ve hem pratik hem de teorik olarak bu sorunu çözmeye çalıştı. Marx ve Engels, Paris Komününü ele alırlarken bir memurun ücretinin bir işçininkinden daha fazla olmaması gerektiği gerçeğine büyük önem verdiler. Marx ve Engels bunu, devleti topluma hizmet eden bir araç olmaktan çıkıp toplumun üzerine çıkan bir kurum haline gelmesini önlemek açısından etkili bir önlem olarak gördüler.

Lenin bu düşünceyi Devlet ve Devrim adlı kitabında geliştirdi. Lenin, kitlelerin düşük fiyatları ve adil ücretleri güvence altına alan ve çok fazla para harcamayan bir devlete özlem duyduğunu yazdı. Böyle bir devlet, kapitalizm koşulları altında olanaksızdır.

Lenin, o yıllarda İkinci Enternasyonal’de, bu Marksist düşünceleri, daha ziyade başlangıçta Hıristiyanlığın devrimci olduğunu unutarak, kilisenin bir devlet kurumuna dönüşmesini izleyen Hıristiyanlığın ideologları gibi, suskunlukla göz ardı eden, bunlara zaman içinde günün gerçekleri ile uyum sağlayamaz hale gelmiş, saf düşünceler muamelesi yapan bir eğilimin olduğunu vurguladı.

Ekim Devrimi’nden kısa bir süre sonra belirli gruplar arasındaki toplumsal farklılıkları azaltmak amacıyla bir dizi önlem benimsendi. Memurların ayrıcalıklar elde etmelerini olanaksız hale getirmek için, parti maksimumu adı verilen sınırlama yani parti yetkililerinin gelirlerine bir üst sınır belirlenmesi - uygulamaya konuldu. Örneğin, 1920’lerde standart uygulama şöyleydi: parti üyesi olan bir fabrika müdürü çalışması karşılığında 300 ruble alıyordu. Benzer bir fabrikanın, parti üyesi olmayan müdürü ise 500 rublelik bir gelire sahip olabiliyordu.

1920’lerde belirli bir süre için kasaba parti sekreteri konumunda bulunup daha sonra geldikleri işyerine geri dönüp çalışan işçiler vardı. Bu geri dönüşler işçi/parti sekreterinin sicilinde bir leke oluştuğu için yaşanmıyordu. Bu, gayet normal olan bir dönüşümdü.

Bu durum Lenin’in, 1923 yılında hastalığı nedeniyle yürütmekte olduğu en önemli görevlerden çekilmesiyle değişti. Şimdi artık yükselmekte olan bürokrasi belirli ayrıcalıkları güvence altına almaya çalışıyordu.

Sol Muhalefetin 1923 yılında ortaya çıkmış olması ve birçok eski Bolşeviği kendisine çekmesi rastlantısal bir durum değildi. Sol Muhalefet, daha en başından itibaren parti ve işçi devleti içinde bürokratik yöntemlerin gelişimine karşı alarm vermeye başlamıştı.

O sıralarda egemen hiziple Sol Muhalefet arasında yaşanan ihtilaf sırasında ayrıcalıklar sorunundan görece az söz edildi. Ancak iki kanat arasındaki keskin mücadelenin toplumsal özü, ancak tarafların toplumsal eşitlik ve adalet konusunda benimsedikleri birbirine zıt düşen tutumla ilişkili olarak anlaşılabilir.

1925’te Muhalefetin önderlerinden biri olan Zinoviev işçi sınıfının daha fazla toplumsal eşitlik için çaba gösterdiğini yazdı. Bu, uzun bir makalenin içinde yer alan kısa bir yorumdu. Zinoviev ilkesel olarak nitelikli ve nitelikli olmayan işler karşılığında ödenen ücretlerin birbirinden farklı olmasına karşı çıkmıyordu. Ne var ki Stalin 14. parti konferansına sunduğu raporunda bu kısa pasaj üzerinde yoğun bir biçimde durdu.

Stalin, Zinoviev’in, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde öne sürdüğü, sosyalizmle komünizm arasındaki geçiş döneminde ücretler arasında eşitsizliğin varolmaya devam edeceğini öne süren tezi reddettiğini iddia etti. Stalin’e göre muhalefet hem nitelikli işçilerin gelirlerine, hem de çalışkan köylülerin yetersiz bir düzeyde olan ücretlerine saldırıyordu. Gerçekte bu demagojik sözlerin ardında, bürokrasinin biriktirmeye başlamış olduğu ayrıcalıkları savunma çabası yer alıyordu.

Trotskiy, geriye dönüp bakarak, Stalin’in taraftarlarının, tıpkı Sol Muhalefetin taraftarları gibi aynı toplumsal çevreden geldiklerini belirtti. Ancak Sol Muhalefetin taraftarları kendi toplumsal çıkarlarından bilinçli bir biçimde kopmuşlar ve sans-culotteların işçilerin ve köylülerin [Sans-culotte Türkçe’ye "donsuz" ya da "baldırı çıplak" olarak çevrilebilecek Fransızca bir sözcük. Sans-culotte hem kavram olarak, hem de toplumsal bir güç olarak Fransız Devrimi’nde çok kritik bir rol oynadığından Marksist yazında sık sık kullanılır ç.n.] çıkarlarını savunmuşlardı.

Stalin, Sol Muhalefete karşı zafere ulaştıktan sonra, iktidarı elinde tutan partinin ideolojisinde çok önemli değişikliklerin yapılmasını gündeme getirdi. Sosyalizmin temel ilkesinin, herkese performansına göre ücret ödenmesi olduğunu öne sürdü. Bu ilkenin haklılığını ayrıntılı bir biçimde ortaya koymaya çalışan Sovyet ekonomi uzmanlarının hiçbiri, bir maden işçisinin yaptığı işle bir doktorunkinin, bir balerinin çalışmalarıyla bir çelik işçisinin yaptığı işin nasıl kıyaslanabileceğini açıklayamadı.

Stalin’in ölümünün ardından, haleflerinden hiçbiri, onun siyasi yönetimini eleştirmiş olmalarına karşın, bu ilkeyi sorgulamadılar. Hepsi birlikte enerjik bir biçimde "düzleme" [Stalinist literatürde "sosyalist" ülkelerde ücret farklılıklarını yapay bir biçimde ortadan kaldırmaya çalışmak anlamında kullanılan bir sözcük ç.n] adını verdikleri şeye karşı çıktılar.

Gerçekte performansa göre ücret ödeme ilkesi bir burjuva ilkesidir. Bu ilke ancak liberal bir anlayışla yorumlandığında anlam taşır: herkes yaptığı çalışma karşılığında ödüllendirilir ve bu serbest piyasada arz ve talebin etkileşimi ile gerçekleşir. Bu piyasa ekonomisi ilkesi uygulamaya konulduğunda, yarattığı doğrudan sonuçlardan biri eşitsizliğin artmasıdır. Burjuva devletinin işlevi tam olarak bu eşitsizliği sürdürmektir.

Marx ve Lenin, sosyalist bir devrimin sonucunda ortaya çıkacak olan her devletin ikili bir karakter taşıyacağını öngörmüşlerdi: bir yanda toplumsallaştırılmış mülkiyeti kapitalist restorasyona karşı savunan sosyalist bir karakter ve diğer yanda devlet belirli bir süre için bir azınlığa belirli ayrıcalıkları sağlamakla ve eşitsizliğin sürmesini sağlamakla yükümlü olduğundan burjuva bir karakter. Bu nedenle Marx ve Lenin geçiş devletini burjuvazinin olmamasına karşın, bir "burjuva" işçi devleti olarak adlandırdılar. Marksist doktrine göre toplumun sosyalist bir doğrultuda ilerlemesiyle birlikte bu eşitsizliğin azalması ve benzer bir biçimde devletin sönümlenmeye başlaması gerekir.

1920’lerin ortasından itibaren, Sovyetler Birliği’nde durum bunun tam tersi bir yönde gelişim gösterdi. Egemen bürokrasi, işçileri, maddi ürünlerin dağıtımında hiçbir biçimde söz sahibi olmasına olanak tanımadı ve kendisini bu ürünlerin bölüşümünü denetleyen güçlü bir kast haline getirdi. Sovyetler Birliği’nde 1930’ların ortalarında eşitsizlik ve sosyal adaletin yokluğu bağlamında durum gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğundan daha kötü hale gelmişti.

Sovyetler Birliği’nde ayrıcalıklardan söz ederken, bu ülkenin 1920’li ve 1930’lu yıllarda çok yoksul ve geri kalmış olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Bugün bizim için o yıllardaki ayrıcalıkların günümüzün Almanya’sında varolan ayrıcalıklarla kıyasladığımızda önemsiz gözükebilecek olmasının nedeni budur. Ancak sıradan insanların bilinci açısından bu ayrıcalıklar muazzam bir öneme sahipti. Toplumda yeni bir hava oluştu. Daha önceleri, diğer insanlara göre daha varlıklı olan Sovyet yurttaşları, bu konumda oldukları için bir tür utanç duyarlarken, şimdi bundan dolayı gurur duyar hale gelmişlerdi.

Ünlü Sovyet şairi Ossip Mandelstam’ın karısı Nadejda Mandelstam anılarında şöyle yazıyor: "Bizim durumumuzda, genellikle bir parça ekmeğe bile bir ayrıcalık olarak gözüyle bakılıyordu." Mandelstam anılarında ayrıcalıklı konumda olanların özel yiyecek istihkaklarını aldıkları bir dağıtım istasyonunda çalışan genç bir adamın hikayesini anlatıyor. Hikayede genç adam kayınpederine tahsis edilmiş olan bir parça pirzolayı yerken şöyle der: "Pirzolanın lezzeti, başka hiç kimse pirzola yiyemediği için bu derece güzel ve hoş geliyor."

Mandelstam anılarında ilaç dağıtımının da bu yolla yapıldığını belirtiyor. Daha iyi ilaçlar toplumsal seçkine ayrılıyordu. Mandelstam bir keresinde emekli bir memuru bu konuda tatlı sert bir biçimde uyardığında, bu emekli memur şaşkınlık dolu bir ses tonu ile çok sert bir cevap vermiş: "Ne olsun istiyorsun? Bana bir temizlikçi kadına davranıldığı gibi mi davranılsın yani?" Mandelstam, bu yetkilinin gerçekte çok nazik ve iyi huylu bir insan olduğunu ancak bu tür davranışların düzlemeye karşı verilen mücadelenin en yüksek noktasına ulaştığı sırada çok yaygın olarak görüldüğünü ekliyor.

Bürokrasi, yalıtılmışlıktan kurtulabilmek için halkın diğer kesimlerinin bu ayrıcalıkları paylaşmasına izin verdi: işçi sınıfı aristokrasisi, kolhoz (kolektif çiftlik) aristokrasisi ve hepsinden önce aydınların üst katmanları. Ayrıcalıkların güvence altına alınmasına yönelik uygulamalar Komünist Parti’nin büyük bir bölümünden gelen direnişle karşılaştı. Bununla ilgili olarak Trotskiy şöyle yazmıştı: "Ekim Devrimini yaşamış olan bir ülkede, toplumsal eşitsizliği daha ağır baskıcı önlemlere başvurmaksızın artırmak mümkün değildir."

Lev Trotskiy

Trotskiy, devletin totaliter karakterinin ve kitlesel teröre başvurmasının ardında bürokrasinin ayrıcalıklarını koruma ve devam ettirme dürtüsünün bulunduğunu ortaya çıkardı. Bürokrasi, toplumsal protestonun kendini sınıf mücadelesinin açık biçimleri halinde göstermesine izin veremezdi.

Stalin’in ölümünün ardından Sovyetler Birliği’nde toplumsal gelişim düz bir çizgi izlemedi. Bürokrasi totaliter iktidarın ana manivelasını yitirdikten sonra, toplumsal eşitlik isteyen kitlelere belirli ödünler vermek zorunda kaldı.

Stalin’in ölümünün hemen ardından halkın düşük ücret alan ve daha az şanslı olan katmanlarının durumunun iyileştirilmesi için çeşitli toplumsal reformlar ve toplumsal programlar uygulamaya konuldu. Bunu izleyen on yılda söz konusu katmanların yaşam standartları iyileşme gösterirken, egemen bürokrasinin durumu ve aynı zamanda aydınların varlıklı kesimlerinin durumu göreli olarak kötüleşti.

Aydınlar ve bürokrasi arasındaki, 1960’larda ve 70’lerde patlayarak açığa çıkan bu üzeri örtülü anlaşmazlığın kökleri bu gelişmeye uzanır. Bu çatışmanın dışa vuran ifadesi bir yandan aydınların oluşturduğu muhalefet hareketi ve diğer yandan ise yurtdışına göç etmeleri oldu.

Bu çatışmanın kaynağı sadece aydınların daha fazla düşünsel ve tinsel özgürlük ve iktidara daha kolay ulaşabilme olanaklarına sahip olma çabaları değildi. Bu aynı zamanda Stalin’in iktidarda olduğu döneminde sahip oldukları ayrıcalıkların ve maddi avantajların kaybolmasına verdikleri bir tepkiydi. Bürokrasiye ise uğradığı ayrıcalık kaybına eşi görülmemiş bir ahlaki çürüme ile tepki verdi.

Yaşam standartlarında 1960’lı yıllarda sağlanan genel iyileşmeye karşın, toplumsal koşullar Trotskiy’in sözleriyle tarif edilebilir durumdaydı: kelimenin klasik anlamıyla bir sömürü söz konusu olmamasına karşın, Sovyetler Birliği’nde emekçilerin yaşam koşulları hâlâ kapitalist ülkelerde sömürüden mustarip olan işçilerinkinden daha kötüydü. Bürokrasi kendi mülkiyet biçimlerine sahip olmadığından, kelimenin gerçek anlamıyla mülk sahibi bir sınıfı temsil etmiyordu. Bununla birlikte, bürokrasi daha önceki egemen sınıfın bütün olumsuz niteliklerini sergiliyordu.

Derin toplumsal eşitsizliklerin oluşumu, geniş kitlelerin bilincinde Ekim Devriminin büyük toplumsal kazanımlarının üretim araçlarının ve toprağın toplumsallaştırılmasının - değerini azalttı. Bürokrasi, emekçilerin ve köylülerin gözünde sosyalizmin adını kötüye çıkardı. Bürokrasi emekçileri ve köylüleri bir ölçüde sosyalizmin dışında bir çözüm aramaya yöneltti.

Trotskiy, mülkiyet biçimleriyle bölüşüm biçimleri arasındaki çelişkinin sonsuza kadar devam edemeyeceğini gösterdi. Bu çelişkinin şu ya da bu şekilde çözülmesi gerekecekti. Ya bölüşüm biçimleri kendilerini sosyalist mülkiyet ilişkileriyle bağdaştıracaklardı, yani daha eşitlikçi hale geleceklerdi ya da burjuva ilke bölüşümün ötesine geçecek ve mülkiyet biçimlerini tüketecekti.

Trotskiy bu tezden hareketle, iki farklı olasılık içeren çok sayıda öngörü geliştirdi. Bu olasılıkların ilkine devrimci, ikincisine karşı devrimci denilebilir. Ne yazık ki gerçekleşen, ikinci öngörü, karşı devrimci alternatif oldu. Ve bu öngörü bir parça gecikmeyle de olsa Trostkiy’nin uyarıları doğrultusunda şaşırtıcı bir doğrulukla gerçekleşti. (Eğer en parlak öngörüler harfi harfine doğru çıkacak olsaydı, yani tam olarak onları kaleme alanların düşündükleri gibi gerçekleşselerdi, o zaman peygamberlikten söz ediyor olurduk ve tarih mistik bir karaktere sahip olurdu.)

Trotskiy’in önceden tahmin ettiği gibi, ilk ihtilaç uzlaşmaz toplumsal çelişkilerin su üstüne çıkmasına yol açtı. Perestroyka’nın ilk yıllarında hiçbir şey bunun kapitalizmin restorasyonuyla sonuçlanacağını göstermiyordu. Aksine 1985’te, 86’da ve 87’de Gorbaçev daha fazla sosyalizm ve Bolşevizmin Leninist tasavvurunun restore edilmesi çağrısı yapıyordu.

Bu bağlamda, ilginçtir ki Gorbaçev’e soldan saldıran tek önemli siyasetçi Yeltsin olmuştu. Hepiniz bugünün siyasetçisi olarak Yeltsin’in nasıl biri olduğunu bildiğiniz için, onun daha önceleri söylemiş olduğu siyasi sözlerin birkaçını duymak sizlere ilginç gelecektir.

1986’daki parti konferansında Yeltsin hararetle ve onaylayarak Lenin’den şu alıntıyı yapıyordu: "Toplumsal eşitsizlik demokrasiyi tahrip eder, partinin çürümesine yol açar ve partinin itibarını zedeler."

Yeltsin, üç yıl sonra parlamentoda şu tumturaklı soruyu soruyordu: "Neden toplumumuzda kimileri neredeyse lortlar gibi yaşarken ve servet içinde yüzerken, milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor?"

Yeltsin’in 1991 yılında yayınlanan kitabında şu cümleleri okuyabilirsiniz: "Komşularımın, çocuklarına süt bile alamadıklarını bilirken ben mersinbalığı yiyemem. Pahalı ilaçlar kullandığım için utanç duyuyorum, çünkü yurttaşlarımın aspirin bile alamadıklarını biliyorum."

Ve seçim kampanyası sırasında izleyeceği politikaların, öncelikle gelirleri ortalamanın altına düşmüş olan insanlara hizmet edeceğine söz verdi. Yeltsin iktidara, ancak genel adalet duygusuna hitap eden bu sloganıyla gelebildi.

Perestroyka’nın gelişimi 1988 yılından itibaren toplumun sosyalist temellerinin parça parça sökülmesinin kapitalist bir düzenle ya da daha doğrusu, kapitalist bir kaosla sonuçlanmakta olduğunu teyit etti. Bu sürece, kültürde ve ekonomide yaşanan felaketli bir gerileme eşlik etti.

Şu anda ortaya çıkmakta olan kapitalizm, devrim öncesi Rus kapitalizminin yeni bir tıpkı basımı olmayacaktır, çünkü dünya 1917’den bu yana çok küçüldü. Uluslararası finans kapital bugün kıyas kabul etmeyecek bir biçimde çok daha güçlü. Bu nedenle Rusya’nın yarı-sömürge olarak sömürülen bir devlet haline gelmesi tek olasılık. Kapitalist restorasyonun güçleri bu amaçlarını ancak yıllarca sürecek bir iç savaşla ve Sovyet iktidarının kurduğu ülkeyi yağmalayarak gerçekleştirebilirler.

Ülkenin son beş yıldaki durumu Rusya’da son zamanlarda çok popüler olan bir deyimle anlatılabilir: "sürünen iç savaş". Bu yaklaşan iç savaş zaman zaman kendisini, örneğin 1993’de parlamentonun bombalanmasında olduğu gibi ya da egemen çevrelerin verdikleri bütün sözlere rağmen bir türlü sona erdirilemeyen Çeçenistan’daki savaşta olduğu gibi, silahların ateşlendiği bir savaş haline getirebiliyor.

Ülkenin uğradığı yıkım söz konusu olduğunda, tarih, barış zamanlarında bir ülkenin üretici güçlerinin, son beş yıl içinde Rusya’da ve diğer eski SSCB cumhuriyetlerinde olduğu gibi tahrip edildiğine daha önce hiç tanıklık etmemişti. Daha önceki rejimle, bu rejim arasında belirli bir süreklilik olduğu gözlemlenebilir. Şimdiki rejimin, eski Sovyet rejiminin kötü yanlarını aldığını ve kapitalist toplumun kötü yanlarını üzerine ekleyerek kötülüğü çoğalttığını söyleyebiliriz.

Trotskiy şöyle demişti: "Bürokrasinin gizli geliri hırsızlıktan başka bir şey değil ve bu görece yasal hırsızlığın dışında, Stalin’in" ve bugün Yeltsin’in "göz yumduğu yasadışı bir ultra-hırsızlık var; çünkü bu hırsızlar onun en yakın toplumsal desteğini oluşturuyorlar." Egemen bürokrasi, sistematik hırsızlıktan başka bir yola başvuramaz. Bu, bir bürokratik gangsterlik sistemi yaratır.

Ülkemizin trajik kaderi üzerinde düşünüldüğünde, haklı bir biçimde, Ekim Devrimi’nin Sovyetler Birliği’ndeki işçilerden çok diğer ülkelerdeki işçiler için kazanımlar sağladığı söylenebilir. Sosyalizm tehlikesi kapitalist ülkeleri kendi işçi sınıflarına epeyce büyük toplumsal ödünler vermeye zorladı. Devletin toplumsal sorunları çözmek için üretim, bölüşüm ve mübadele ilişkilerine müdahale etmesi, kapitalizmin bu yüzyıl boyunca ve günümüzde de hâlâ göz önünde bulundurmak zorunda olduğu genel bir yasası oldu.

Bütün kapitalist ülkelerde 20. yüzyılın ikinci yarısında, kapitalist özgürlüğe belirli sınırlamalar getirildi. Bu, örneğin bir asgari ücreti ve gelişmiş kapitalist ülkelerdeki emekçilere sağlanan diğer güvenceleri içeriyordu. On yıllar boyunca aktif bir yeniden bölüşüm gerçekleştirildi: bir yandan çok az mal mülk sahibi olanlar için sosyal programlar geliştirilirken, diğer yandan gelirler üzerinde sıkı bir denetim kuruldu ve bu denetimi temel alan sıkı bir vergilendirme politikası oluşturuldu. Bu önlemler sadece toplumsal durumu değil, ekonomik durumu da etkiledi. Bu önlemler halkın talep gücünü artırdı ve gelişmiş kapitalist ülkelerde görülen aşırı üretimi dengeleyici bir ağırlık oluşturdu.

Bununla birlikte kapitalizm hâlâ toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırabilmiş değil. Bu eşitsizlik her ülkede ve aynı zamanda gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasında günümüzün terminolojisiyle Kuzey ile Güney arasında görülebilir.

Sovyetler Birliği’nin dağılarak yerini bir dizi ikinci derece devletin alması gelişmiş kapitalist ülkelerde refah devletinin yıkılışının habercisi oldu. Onlarca yılda elde edilmiş olan toplumsal kazanımların ortadan kaldırmasına yönelik girişimlere tanık oluyoruz.

Aynı zamanda, bugüne kadar kendisini sosyalist olarak adlandırmış hiçbir ülkede gerçek sosyalist yolun izlenmemiş olduğunu vurgulamak istiyorum. 1920’lerde ve 30’larda Sol Muhalefet tarafından geliştirilen sosyalist alternatif, eşitsizliği sıkı ekonomik önlemlerle kontrol altında tutmayı ve toplumun gelişimi ile birlikte farklı toplumsal grupların gittikçe daha fazla eşit hale gelmelerini sağlamayı içeriyordu.

Dünya üzerinde ayrıcalıklılarla yoksullar arasındaki çelişki varolduğu sürece, yeni toplumsal ve siyasi hareketlerin üzerinde yükseldikleri temeller varolmaya devam edecektir. Bu hareketlerin elde edecekleri başarılar sosyalist inşanın olumsuz ve olumlu deneyimlerinden ne derecede ders çıkartabileceklerine bağlı olacak.

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır