World Socialist Web Site


Bugün Yeni
Olanlar

Haber ve Analiz
Tarih
Sanat Eleştirisi
Polemikler
Bilim
Bildiriler
Röportajlar
Okur Mektupları

Arşiv

DSWS Hakkında
DEUK Hakkında
Yardım

DİĞER DİLLER
İngilizce

Almanca
Fransızca
İtalyanca
İspanyolca
Portekizce
Lehçe
Çekce
Rusça
Sırp-Hırvat dili
Endonezyaca
Singalaca
Tamilce


ANA BAŞLIKLAR

Dünya ekonomik krizi, kapitalizmin başarısızlığı ve sosyalizmin gerekliliği
SEP/DSWS/TEUÖ bölgesel konferanslarında kabul edilen karar önergesi

Bush, Türkiye’ye Irak’ta PKK’ya saldırması için yeşil ışık yaktı
Türk-Kürt çatışmasındaki tarihsel ve siyasi sorunlar

Asya’da tsunami: neden hiçbir uyarı yapılmadı

Mehring Books’tan yeni bir kitap: Amerikan Demokrasisinin Krizi: 2000 ve 2004 Başkanlık seçimleri

Livio Maitan (1923-2004):
eleştirel bir değerlendirme

  DSWS : DSWS/TR : Haber ve Analiz

Yazıcıya hazırla

Türkiye: Ordunun milliyetçi kampanyası ABD’yle yeniden yakınlaşmanın üzerini örtüyor

Justus Leicht
26 Mayıs 2005
Almanca’dan çeviri (3 Mayıs 2005)

Geçtiğimiz yedi hafta boyunca Türkiye’yi bir şovenizm dalgası kasıp kavurdu. Başlangıçta Kürtleri hedef alan bu dalganın gerçek hedefi Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hükümeti ve onun Avrupa Birliği (AB) üyeliği yönelişiydi. Bu milliyetçi histeri halk kesimleri içinde kendiliğinden oluşmadı, fakat faşist güçler tarafından desteklenen devlet aygıtının bir bölümü, özellikle de ordu ve güvenlik güçleri tarafından imal edildi.

Bu kampanya Mart ayında Kürtlerin Nevruz kutlamaları sırasında yaşanan bir olay tarafından tetiklendi. Mersin şehrinde birkaç Kürt çocuğu, bayram için yakılan ateşte bir Türk bayrağını yakmaya çalıştılar. Bu ne diğer göstericilerden destek gördü ne de girişimlerinde başarılı olabildiler ve derhal polis tarafından gözaltına alındılar.

Genel kurmayın iki gün sonra çok sert ifadeler içeren bir bildiri yayınlamasına ve gençlerin yaptıklarını "sözde yurttaşlar" tarafından girişilen bir "ihanet" eylemi olarak adlandırmasına kadar, olay kamuoyu tarafından fark edilmemişti. Bildiriye göre ordu, "ülkeyi ve bayrağını kanının son damlasına kadar savaşarak korumaya" her an hazır olacaktı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de olayı kınadı. İstanbul Üniversitesi yönetimi olay karşısında duyduğu "tiksintiyi" ilan etmek için büyük gazetelere ilan vererek bir bildiri yayınladı. Tanınmış bütün Kürt milliyetçisi siyasetçiler kendilerini bayrak yakma girişiminden uzak tuttular.

Sonrasında bütün dükkanlarda, kamu işyerlerinde ve binalarında bayrak asılması zorunlu tutuldu, ülke neredeyse bir bayrak denizine döndü. Faşist "Bozkurt" çeteleri sokaklara döküldüler, medya Kürtlere karşı bir soykırım atmosferine yakın bir milliyetçi histeri yarattı.

Hemen hemen aynı zamanlarda dünyaca tanınmış yazar Orhan Pamuk medya ve siyasetçiler tarafından bir cadı avının kurbanı haline getirildi. "Kar" adlı kitabı ile ilgili verdiği bir söyleşide 1.Dünya Savaşı sırasında "Türkiye’de bir milyon Ermeni ve 30.000 Kürt öldürülmüştür" dediği için, bazı yerel siyasetçiler Pamuk’un kitaplarının yakılması için çağrılar yaptılar. Pamuk hakkında "devlete hakaret" suçlamasıyla dava açıldı, gazeteler "hain" olduğunu söyleyerek saldırıya geçtiler ve yazar aldığı çok sayıda ölüm tehdidi nedeniyle toplum içine çıkamaz hale geldi.

Nisan ayında aşırı sağcı gruplar çeşitli şehirlerde, özellikle İstanbul’un Gazi mahallesinde ve ülkenin kuzeyinde yer alan Trabzon’da, solculara karşı çeşitli provokasyonlar ve fiziksel saldırılar düzenlediler. Bu saldırılar sırasında en azından bir kişi, Alevi olan Esat Atmaca, aşırı milliyetçiler tarafından öldürüldü ve birkaç kişi de yaralandı. Çeteler, çoğu hücrelerde tutulan solcu siyasi mahkumların akrabalarının örgütü olan TAYAD taraftarlarına saldırdılar. Bu olayların tümünde barışçıl bir biçimde yasal bildiriler dağıtmaktan başka bir şey yapmamış olan TAYAD taraftarları polis tarafından linç edilmekten son anda kurtuldular. Buna karşılık polis "halkı kışkırttıkları" için kurbanları gözaltına aldı.

Daha sonra ordu kampanyayı artırdı. Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök 20 Nisan’da İstanbul Harp Akademisinde siyasi bir konuşma yaptı. Özkök konuşmasını ordu ve askeri anlamda ulusal güvenlikle sınırlamadı, ancak iç ve dış politikadaki her önemli konuyla ilgili yorumda bulunarak, ılımlı İslamcı hükümetin hemen her sorun konusunda aldığı tutuma karşı çıktı.

Özkök, Türkiye’nin ne ılımlı bir İslam devleti ne de bir İslam ülkesi olmadığını vurguladı ve "Türk halkının" ülkeyi böyle bir yola sokmaya yönelik her girişimi durduracağı uyarısını yaptı. Bu sözler kaygı verici bir biçimde Necmettin Erbakan hükümetinin ordunun girişimiyle devrilişini anımsatıyordu. Genel Kurmay Başkanı Ege Denizi ve Kıbrıs konusunda Yunanistan’a ödün verilmesinin mümkün olmadığını söyledi. Kıbrıs hâlâ çok büyük stratejik öneme sahipti, bu nedenle Türk askeri orada kalmalı dedi. Nihayetinde Büyük Britanya da bu nedenle Kıbrıs’ta askeri bir üssü elinde tutmaya devam ediyordu.

Ordunun başı aynı zamanda Ermenistan’a karşı da sert bir çizgi izlenmesini istedi. Ermenistan, her şeyden önce, uluslararası hukuka saygılı davranmalıydı. Türkiye Ermenistan’ı, Azerbaycan içinde çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu ve Karabağ ile Ermenistan arasındaki koridoru oluşturan Dağlık Karabağ’ı yasadışı biçimde işgal etmekle suçluyor. Ankara için bütün eski Azerbaycan topraklarının "geri verilmesi" her zaman Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmanın önkoşulu oldu. Buna ek olarak Türkiye, Ermenistan’dan 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu sırasında Ermenilere yönelik soykırımın tanınması talebinden de vazgeçmesini istiyor. Özkök konuşmasında Ermenilere karşı soykırım uygulandığını bir kez daha açıkça inkar etti.

Soykırımı reddeden Erdoğan, Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmadan önce "tarihsel gerçeğin ortaya çıkarılması" için bir ortak tarihçiler komisyonu kurulmasını önerdi. Kimi batılı hükümetler tarafından bir uzlaştırma jesti olarak övülen bu öneri aslında Ermenistan’ı aşağılamaya yönelik bir hamle. Ciddi tarihçilerin çoğu için olduğu gibi, Ermenistan için de 1915 olaylarının bir soykırım olduğu kesin biçimde saptanmış tarihsel bir gerçek. Dolayısıyla Ermenistan öncelikle diplomatik ve ekonomik ilişkileri tartışmak istiyor. Kısa süre önce Erdoğan siyasi ilişkilerin tarihçiler komisyonundan bağımsız olarak kurulabileceğinin işaretlerini verdi; bu Özkök’un sertlik yanlısı çizgisinden farklı görünüyor.

Özkök aynı zamanda Kürt sorununa da ayrıntılı olarak değindi. PKK’nın faaliyetlerinin çarpıcı bir biçimde arttığını iddia etti ve AB’yi PKK’nın arabulucusu gibi davranmakla suçladı. AB üyeliği bir "lütuf" değildi ve üye olamamak Türkiye için "dünyanın sonu olmayacak"tı.

Genel Kurmay Başkanı ABD’den, savaşçılarının çoğu Kuzey Irak’ta konuşlanmış olan PKK’ya karşı harekete geçmesini talep etti. Özkök aynı zamanda, Kuzey Irak şehri Kerkük’ün "patlamanın eşiğinde olduğu" uyarısını yaptı. Irak petrolünün tahminen yüzde 25’ine sahip olan Kerkük, Kürt milliyetçileri tarafından gelecekte otonom ya da bağımsız bir Kürt devletinin başkenti olarak görülüyor. Kürt milliyetçileri, Amerikan işgal güçlerinin gözü önünde, Irak’ın diğer kesimlerinde yaşayan Kürtleri, aynı zamanda Türkmenlerin ve Arapların da yaşadıkları bu şehre sistematik bir biçimde taşıdılar. Kürt milliyetçiler yeni yerleşimcilerin, eski Baas rejimi sırasında şehirden sürülmüş Kürtlerden oluştuğunu öne sürüyor. Ne var ki, bunun doğru olup olmadığını kontrol etmek mümkün değil.

Ordunun saldırgan davranışının ardında Orta Doğu ve Avrupa’da yaşanan gelişmelerin Türk hükümetinde yarattığı derin kriz yer alıyor.

Türkiye parlamentosunun 1 Mart 2003 tarihinde Türk topraklarının Irak’a saldıracak Amerikan askerleri tarafından kullanılmasını reddetmesinden bu yana Erdoğan ABD ile olan ilişkileri onarmak için çok çaba gösterdi. Buna karşılık Bush’un ve Şaron’un saldırgan politikaları Türk halkı arasında, özellikle Erdoğan’ın seçmen tabanında ciddi endişelere yol açtı. Bu, ABD’nin İran’ı ve Suriye’yi tehdit etmesiyle birlikte daha da arttı.

Ve Erdoğan siyasi geleceğini AB üyeliğine bağlarken, Türkiye’ye bu yıl üyelik görüşmelerine başlamanın önerildiği 17 Aralıktan bu yana AB coşkusu önemli ölçüde azaldı. Özellikle Fransa’nın Türkiye’nin üyeliği konusunda referandum kararı alması, AB’nin çok şey istediği fakat sonuçta Türkiye’nin üyeliği konusunda ciddi olmadığı şüphelerini besledi. Şubat ayının sonunda Fransa ulusal meclisi, anayasada "Türk maddesi" adı verilen, AB’nin gelecekteki bütün genişlemelerinde Fransa’da referandum yapılmasını öngören bir değişikliği kabul etti.

Almanya’da, gelecek yıl hükümette yer almaları kuvvetle muhtemel olan muhafazakar partiler, CDU ve CSU, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine ateşli bir biçimde karşı çıkıyorlar. Hırvatistan’ın katılımının askıya alınması ve üyelik talebi şimdiye kadar reddedilmiş olan Ukrayna konusunda yapılan tartışmaların hepsi Türkiye’de yakından izleniyor. AB’nin fark edilmeye başlanan samimiyetsizliği konusundaki hayal kırıklığı ile birlikte AKP hükümetinin sağcı ekonomi politikalarının yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk sağcı güçler tarafından hükümetin istikrarını sarsmak amacıyla kullanılıyor. Geçtiğimiz üç ay içinde çoğu sağ partilere katılan bir düzine milletvekili AKP’yi terk etti.

Ordu özellikle Irak’taki gelişmeleri tehlikeli buluyor. Türkiye, Irak’ta 30 Ocakta yapılan, Kürt milliyetçileri ve Şii köktendinci partileri güçlendiren "seçimlerin" sonucunu eleştiren ülkeler arasında yer aldı. Hem Kürt milliyetçilerinin hem de Şii köktendinci partilerinin güçlenmesi Ankara tarafından kendi çıkarlarına tehdit olarak görülüyor. Kerkük’ün Kürtlerin egemenliğine girmesi durumunda, bu şehir bir Kürt devleti için üs olabilir ve aynı zamanda komşu ülkelerdeki ayrılıkçı Kürt eğilimleri cesaretlendirebilir.

Ayrıca Amerikalı yazarlar tarafından kaleme alınan iki makale Ankara’da panik yarattı. Bunlardan biri Şubat ayında Robert Pollock tarafından yazılmış veWall Street Journal’da "Avrupa’nın hasta adamı - bir kez daha" başlığı ile yayınlanmıştı. Pollock Türkiye’ye "Amerikan karşıtı" olduğu gerekçesiyle şiddetli bir saldırı yöneltiyordu. Diğer makale, Bush yönetiminin eski bir danışmanı olan, çeşitli sağcı aydın grubunda yer alan, Michael Rubin tarafından yazılmıştı. Rubin, Türkiye’nin yeterli düzeyde işbirliği göstermemesi durumunda ABD’nin Irak Kürdistan’ında bir askeri üs inşa etme kararı verebileceği uyarısını yapıyordu.

Son zamanlarda, son beş yıldır kendisini militan milliyetçi geçmişinden uzak tutma ve Türk devletine sadakatle hizmet etmeye hazır olduğunu gösterme uğruna elinden geleni yapan PKK yeniden radikalleşme işaretleri veriyor. Sadece birkaç hafta önce, örgütlerinin adını birkaç kez değiştirdikten sonra, yeniden eski isimlerini aldılar. Önderleri Abdullah Öcalan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin içinde yer aldığı, bölgedeki bütün Kürtleri kapsayan bir "Demokratik Konfederasyon" perspektifi geliştirdi. PKK, Türk ordusunun kendilerine karşı büyük çaplı operasyonlar gerçekleştirdiğini öne sürüyor.

Generaller, Ermeni soykırımı ile ilgili tartışmaların, AB tarafından Kürtlerin hakları konusunda yapılan ısrarın ve Irak’taki durumun, baskı altında tutulan milliyetler sorununu yeniden gündeme getirebileceğinden, Kemalizmin milliyetçi devlet ideolojisini tartışılır hale getireceğinden ve Türk devletini istikrarsızlaştıracağından korkuyorlar.

Bu tehlikelere, Türk milliyetçiliğini güçlendirerek ve aynı zamanda ABD ve İsrail’le daha da yakınlaşarak karşılık vermek istiyorlar. Mayıs ayının ilk haftasında Erdoğan tarafından İsrail’e yapılan bir ziyaret sırasında Ankara ve Tel Aviv istihbarat konusunda daha yakın işbirliği yapmak konusunda anlaşmaya vardılar. Bu amaçla her iki ülkenin başbakanının büroları arasında doğrudan bir telefon hattı çekildiği, Kudüs’te yapılan toplantının ardından İsrail başbakanı ve Türk meslektaşı tarafından açıklandı.

Buna ek olarak iki ülke Türk savaş uçaklarını modernize etmek üzere 400 ile 500 milyon dolar arasında değişen büyüklükte bir sözleşme üzerinde anlaştılar. Taraflar Nisan ayında casus robot uçaklar ve diğer istihbarat toplama teknolojilerinin teslimatı konusunda bir sözleşmeyi imzaladılar.

Türkiye kısa bir süre önce ABD ile 117 adet F-16 savaş uçağının modernize edilmesi konusunda 1,1 milyar doların üzerinde bir sözleşmeyi imzaladı. Buna ek olarak, Türkiye İncirlik üssünün ABD tarafından kullanımı anlaşmasının süresini uzattı. Her iki sözleşme de bilinçli bir biçimde 24 Nisanı izleyen birkaç gün içinde sonuçlandırıldı. Türk hükümeti Bush’un Ermeni soykırımının 90. yıldönümünde yaptığı anma konuşmasında "soykırım" sözcüğünü kullanıp kullanmayacağını görmek istedi. Bush bu sözcüğü kullanmadı.

ABD’nin Türkiye ile olan ilişkilerini geliştirmek için çabaladığını gösteren başka göstergeler de var. İngilizce yayınlanan Türk gazetesi The New Anatolian 2 Mayıs tarihli sayısında "Bağdat hükümetindeki yüksek düzeydeki Kürt kaynakları" göstererek, ABD’nin, özellikle Pentagon’un yeni Irak hükümetine Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı harekete geçmesi için baskı yaptığını ve ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Irak’a yaptığı son ziyaret sırasında bunun yapılmasını talep ettiğini bildirdi.

Aynı zamanda bakınız
Makalenin Almanca orijinali
(3 Mayıs 2005)
Makalenin İngilizce çevirisi
(18 Mayıs 2005)

 

Sayfanın başı

Okuyucularımız: DSWS yorumlarınızı bekliyor. Lütfen e-posta gönderin.



Telif Hakkı 1998-2017
Dünya Sosyalist Web Sitesi
Bütün hakları saklıdır