World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2008/jul2008/conf-j09.shtml

Türkiye: Hükümet ile yargı arasındaki çekişme tırmanıyor

Sinan İkinci
9 Temmuz 2008
İngilizce’den çeviri (29 Mayıs 2008)

Kemalist düzenin kurumlarıyla, seçimle iş başına gelmiş olan Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki İslamcı AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) arasındaki çekişme, yeni bir dönüm noktasına ulaştı.

Anayasa Mahkemesi, iki aydan kısa bir süre önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından açılan bir davayı kabul etti. Yalçınkaya iktidar partisi AKP’yi "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmekle" ve "ülkeyi bir İslam devletine dönüştürmeye çalışmakla" suçladı. Başsavcı, iddianamesinde partinin kapatılmasını ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de yer aldığı önde gelen 70 meslektaşına beş yıl süreyle siyaset yasağı konulmasını istedi. Şimdi ise Yargıtay’la hükümet kamuoyunun gözü önünde birbirlerini açıkça suçluyorlar ve taraflar birbirlerini fiilen yasa ve meşruiyet dışına çıkarak hareket etmekle itham ediyorlar.

21 Mayıs günü, 35 yargıçtan oluşan Yargıtay Başkanlar Kurulu, İslamcı AKP hükümetine, üzerinde sistematik baskı kurarak yargıya müdahale ettiği gerekçesiyle saldıran sert bir basın bildirisi yayımladı. Bildiri hükümetin "yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargıyı oluşturulmaya" çalıştığını öne sürüyor ve bunun AKP’nin sözde "laik" cumhuriyeti yıkmaya yönelik gizli gündeminin bir parçası olduğunu ima ediyor.

Bildiride şu ifadeye yer veriliyor: "Bir yıla yakın süreçte ve özellikle son zamanlarda, giderek artan bir biçimde, Yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar, anılan [Cumhuriyet’in] temel ilkeleri[ni] zedeler olmuştur. ...Hedeflenen budur! Ancak asla unutulmamalıdır ki; İnsanlık tarihi, böylesi güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir." Yargıtay yargıçları AKP’nin yargıya yaptığını iddia ettikleri müdahalenin bu partinin mevcut "laik" rejimi bir İslami rejime dönüştürmeyi hedefleyen gizli gündeminin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu mesajını verdiler.

Bildiriye göre yargı reformu taslağı hükümetin yargıyı kontrol altına alma kararlılığının bir kanıtıydı. Ayrıca yargıçlar hükümeti reform taslağını Türk yargısını bilgilendirmeden ve ona danışmadan, Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu Komiserine sunmuş olmasını kınadılar.

Yargıçlar aynı zamanda hükümetin, Anayasa Mahkemesi’nde AKP’ye karşı sunulmuş olan iddianameye karşı yabancı güçlerden -bu vakada özellikle Avrupa Birliği’nden- destek arayışı içine girmesini eleştirdiler: "Yargı huzurunda, kendini ve siyasi teşekkülünü hukuka uygunluk içinde savunmak, ithamların asılsızlığı inancına sahip olunuyorsa kendi karşı kanıtları ve gerekçeleriyle iddiaları çürütmek yerine, ‘dilediği her şeyi yapabilme yetkisini halktan aldığı’ gibi şaşırtıcı bir inançla, Yargıyı ve mensuplarını halka şikayet ederek, hedef göstererek, hatta yabancı kişi ve kuruluşların yardım ve katkılarını sağlayarak, Türk yargısını etkileme niyet ve gayretine girmek suretiyle, açılan kapatma davasında lehe sonuç alma heves ve yöntemleri sıklıkla denenir olmuştur."

Aslında bu, kısa bir süre önce AKP’ye karşı, Kemalist CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ve faşist MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) tarafından, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) AKP’li üyelerinin, Meclis’ten partilerine karşı açılmış olan dava nedeniyle Türkiye’yi eleştiren bir rapor hazırlamasını istediğini öne sürerek yöneltilmiş olan suçlamaların bir tekrarıydı. Yargıtay yargıçları bu suçlamaları yineleyerek AKPM’nin AKP’li üyelerini, dolaylı yoldan, Cumhuriyet’in temel değerlerine karşı ihanet etmekle suçlamış oldular.

Bundan on gün önce, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, Danıştay’ın kuruluşunun 140. yıl dönümünde düzenlenen bir toplantıda benzer nitelikte bir konuşma yaptı. Çörtoğlu, AKP’ye karşı açılan kapatma davası ile ilgili AB yetkilileri tarafından yapılan yorumlara ve açıklamalara sert tepki göstermişti. "Yargıya intikal eden konularda, gerek ulusal, gerekse uluslararası çevrelerce yargı organlarını yönlendirme ve etki altına alma girişimlerine" atıfta bulunan Çörtoğlu şunları söylemişti: "Kendi ülkelerindeki yargı organlarına ve bu organların karar ve dava süreçlerine gösterdikleri saygıyı, aynı şekilde, Türk Milleti adına karar veren bağımsız Türk yargısına da göstermelidirler. Demokrasinin, hukuka saygının ve yargı bağımsızlığının gereği budur."

Hükümet, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisine hemen karşılık verdi. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin gazetecilere yaptığı açıklamada Yargıtay’ın bildirisinin tamamen gereksiz olduğunu söyledi. "Hiç gereği yokken, böyle bir açıklamayı yapmayı gerektiren bir olgu ortada yokken, böyle bir açıklama yapmanın mantığını anlayamıyorum. Dam üstünde saksağan gibi oldu."

Aynı gün hükümet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, AKP Grup Başkanvekili Sadullah Ergin ve Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile birlikte başbakanlıkta bir basın toplantısı düzenledi. Çiçek, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisine, bildirinin "meşruiyet dışı" ve "kabul edilemez" olduğunu öne sürerek saldırdı. Çiçek şunları söyledi: "Yayınlanan bildirinin yalnızca demokratik meşruiyeti değil, hukuki meşruiyeti de yoktur. Bu, siyasi bir bildiridir ve hiçbir şekilde kabul edilemez."

Çiçek şöyle devam etti: "Yargıtay Başkanlar Kurulu kendini siyasi muhalefetin yerine koyamaz, bir muhalefet partisi gibi davranamaz. Yasama ve yürütme organlarının faaliyetlerini, anayasa veya yasa yapma süreçlerini tartışmak, yargının işi değildir." Çiçek aynı zamanda karşı taarruza da geçti ve Yargıtay yargıçlarının bu bildiriyle "yüksek mahkemede görülmekte olan davalara taraf yapıl[dığını], Anayasa’nın 138. maddesi[nin] bizzat kendileri tarafından açıkça ihlâl edil[diğini]," öne sürdü.

Ertesi gün Danıştay’ın resmi web sitesinde bir karşı açıklama yayımladı. Açıklamada Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yayımladığı basın bildirisi ile Anayasa’dan aldığı yetkiyi kullandığı öne sürüldü ve bu açıklamanın siyasi bir niteliği bulunduğuna yönelik iddialar reddedildi.

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisinde yer alan gerekçeler ve bildirinin zamanlaması karşılıklı ödünler vererek bir anlaşmaya varmaya ne yer olduğunu ne de böyle bir arzu duyulduğunu gösteriyor. Bu bakımdan New Anatolian gazetesinin konuyla ilgili haber başlığı anlamlıydı: "Türk yargısı hükümete savaş açtı, kabine misilleme yaptı."

Ordu ve destekçileri yalnızca AKP’yi kapatmaya ve Erdoğan, Gül ve diğer birçok kişiye siyaset yasağı getirmeye değil, fakat aynı zamanda bürokraside İslamcılara karşı uzun dönemli bir temizlik harekâtı yürütmeye kararlılar. AKP’nin iktidarında güç kazanmış olan burjuvazinin İslamcı kanadını, Kemalist kanadın lehine olacak şekilde zayıflatmaya çalışıyorlar.

Demokratik yollardan seçilmiş bir hükümeti yargı yoluyla iktidardan indirmeye ve egemen sınıfın bir başka fraksiyonu üzerinde uzun dönemli bir baskı kurmaya dayalı böyle bir proje, çok daha otoriter bir rejime gereksinim duymaktadır. Böyle bir rejim, bir ara rejim, bir teknokratlar hükümeti ya da doğrudan bir askeri müdahalenin de içinde yer aldığı farklı biçimler alabilir-bunların hepsi işçi sınıfı ve ezilenler açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Britanya’daki İşçi Partisi gibi Sosyalist Enternasyonal’in bir üyesidir. CHP, yargıçların bildirisine derhal ve koşulsuz olarak destek verdi. CHP Başkan Yardımcısı Onur Öymen gazetecilere yaptığı açıklamada, "Herkes Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun yaptığı açıklamaya saygı göstermelidir," dedi.

AKP hükümetine karşı ordunun borazanlığını yapan CHP lideri Deniz Baykal, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun açıklamasını "yargının bir muhtırası" olarak adlandırdı. Türkçede bu ifade akla doğrudan doğruya, Türk ordusunun geçmişte vermiş olduğu ve bazılarının ardından doğrudan askeri müdahalelerin yaşandığı çok sayıdaki muhtırayı getiriyor.

Baykal bu benzetmeyi, ordu adına hareket eden ve konuşan Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun açıklamasını destekleyerek yaptı, ancak böyle bir tutum almış olması hiç de şaşırtıcı değil. Bir yıl önce hem Baykal hem de onun CHP’si, ordunun 27 Nisan 2007 tarihinde kendi resmi web sitesinde, bir İslamcının Türkiye’nin cumhurbaşkanı seçilmesi olasılığına karşı, üzeri çok az örtülü bir darbe tehdidi yapan bir muhtıra yayımlamasını memnuniyetle karşılamıştı.

Diğer yandan faşist Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli cumhurbaşkanını "krizi aşmak için" devreye girmeye çağırdı. Bahçeli, hem yargıyı hem de hükümeti birbirlerinin işine karıştıkları için eleştirdi. Böylece MHP bir kez daha kendisi ile ordunun başını çektiği "laik" kamp arasına, en azından kamuoyu önünde mesafe koymaya dayanan, seçim sonrası yeni taktik hattına sadık kalmış oldu. Görünen o ki, bu partinin yöneticileri seçim sonuçları karşısında ordunun bir işbirlikçisi oldukları imajından kurtulmaları gerektiği sonucuna ulaşmışlar.

Hükümetin bugünkü tutumu 27 Nisan askeri muhtırasına verdiği tepkiye benziyor. O tarihte de hükümetin sözcüsü Cemil Çiçek’ti, ancak kabinede Adalet Bakanı olarak görev yapıyordu. Çiçek, Nisan ayında genelkurmay tarafından yapılan açıklamaları sert bir biçimde kınamış ve anayasaya göre ordunun başbakana bağlı olduğunu vurgulamıştı. Anayasal demokratik bir devlette genelkurmayın hükümete muhalefetini beyan etmesi "tasavvur edilemez" bir durumdu. Çiçek aynı zamanda orduyu yargıyı etkilemeye çalışmakla da suçlamıştı.

Sonunda baskın çıkan taraf AKP oldu. Anayasa Mahkemesi, ordunun baskısı altında, daha önce başlamış olan ve cumhurbaşkanlığını AKP’nin bir önderine vereceğine kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimi sürecini fiilen iptal eden bir karar aldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan buna genel seçim tarihini erkene alarak karşılık verdi. 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimin sonuçları askeri bir müdahalenin taraftarlarına ve sözüm ona Şeriat tehlikesine karşı kendisine cumhuriyetin koruyuculuğu görevini vermiş olanlara indirilmiş ağır bir darbe oldu.

Gerek burjuva medyası -hem "laik" hem de İslamcı olanları- gerekse liberaller ve sol liberaller, seçimde ortaya çıkmış olan kesin sonucun, ülkenin krizi başarılı bir biçimde aştığı ve Türkiye’nin istikrarlı bir döneme girmekte olduğu anlamına geldiğini öne sürerek, pembe bir tablo çizmeye çalıştılar. Ne var ki, DSWS’nin birçok makalede belirtmiş olduğu gibi, nesnel durumun tahlili bunun sadece krizin ertelenmesi anlamına geldiğini ortaya koyuyordu. Bu ertelemeyi mümkün kılan şey, ordunun ve onun sivil taraftarlarının izledikleri çizginin halkın çoğunluğu tarafından reddedilmiş olmasıydı. Seçim sonrası dönemde ortaya çıkmış olan bu pastırma yazının yerini, bugün, bırakın bir çözümü, herhangi bir ertelemeye bile yer bırakmayan bir rejim krizi almış durumda.

Burjuvazinin bu iki fraksiyonu arasında yaşanan çatışmanın sertliği, yalnızca Türk toplumunu kuşatan nesnel kriz -gerek uluslararası mali krizin etkisi ve artan sınıf çatışmaları, gerekse Ortadoğu’da Irak’a ve giderek artan bir şekilde İran’a karşı yöneltilen Amerikan saldırganlığının kışkırttığı büyüyen gerginlikler- tarafından açıklanabilir. Mali kriz Türkiye’nin ekonomik istikrarını tehdit ederken, bölgedeki gerginlikler ülkenin siyasi istikrarını ve bölgesel çıkarlarını tehdit ediyor.

Bu gelişmeler Kemalist düzenin kurumlarını giderek daha saldırgan ve milliyetçi bir tutum almaya itiyor. Kemalist düzenin bu krize, daha fazla militarizmden ve işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarına saldırmaktan başka bir çözümü yok. Bir yıldan kısa bir süre önce, seçmenlerin önemli bir bölümünün desteğini kazanmış olan AKP’yi kapatma girişimi, bu saldırıların bir parçasını oluşturuyor.

Diğer yandan AKP, büyük sermayenin bir partisi olarak, bu anti-demokratik saldırılara, kitlelere ilerici bir temelde seslenerek karşı koyma becerisine organik olarak sahip değil. AKP’nin serbest piyasacı sosyal ve ekonomik programı, geniş kitlelerin çıkarlarına bütünüyle aykırıdır. AKP bunun yerine, generallere Kuzey Irak’a saldırmaları için yeşil ışık yakmasının ve İstanbul’da son 1 Mayıs gösterisini vahşice bastırmasının göstermiş olduğu gibi, daha da sağa kayarak karşılık vermektedir.

Yargıtay başsavcısı tarafından, iktidardaki AKP için 14 Mart tarihinde verilen iddianameden bu yana egemen sınıfın iki kampı arasındaki gerilimler sürekli olarak tırmanış gösterdi. AKP aleyhine dava başvurusu yapılmasından yaklaşık iki ay ve Anayasa Mahkemesi’nin davayı oybirliği ile kabul etmesinden üç hafta sonra, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yayımladığı basın bildirisi, perde gerisinde ordu tarafından planlanan, demokratik olarak seçilmiş bir hükümeti ve cumhurbaşkanını yargı yoluyla iktidardan uzaklaştırma girişimi yolunda atılmış yeni bir adımdır.



Telif Hakkı 1998-2005, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır