World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2008/mai2008/akp-m20.shtml

Türkiye’nin Yargıtay başsavcısı iktidardaki AKP’ye kapatma davası açtı

Sinan İkinci
20 Mayıs 2008
İngilizce’den çeviri (2 Nisan 2008 )

Türkiye’nin Yargıtay başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, 14 Mart’ta, iktidardaki AKP’ye (Adalet ve Kalkınma Partisi) karşı, bu partiyi "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmek" ve "ülkeyi bir İslam devletine dönüştürmeye çalışmakla" suçlayarak dava açtı. Başsavcı, iddianamesinde partinin kapatılmasını ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de yer aldığı önde gelen 70 meslektaşına beş yıl süreyle siyaset yasağı konulmasını istedi.

Yaklaşık bir ay önce, Kürt milliyetçisi DTP hakkında da kapatma talebiyle dava açılmıştı. DTP hem güvenlik güçlerinin hem de sivil faşist hareketin ardı arkası kesilmeyen saldırılarına maruz kalıyor.Dünya Sosyalist Web Sitesi, bir yıldan kısa bir süre önce yayınlanan bir makalede, bu partinin kapatılmasını hedefleyen böyle bir davanın açılma olasılığının yüksek olduğuna işaret etmişti.

Bu kez, kısa bir süre önce Türk seçmenin yüzde 47'sinin oyunu almış olan bir parti kapatılma tehdidiyle karşı karşıya.

Başsavcı, AKP’nin, politikalarını "cumhuriyetin değerlerine", özellikle laikliğe karşı bir mücadele vermek üzerinde temellendirmiş olan daha önceki İslamcı partilerin bir devamı olduğunu öne sürdü. İddianamede, "Davalı parti, başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin bütün kazanımlarına karşı mücadeleyi esas alan, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi çizgisinin devamı niteliğinde siyasi bir oluşumdur. Ancak bu partilerin geçmişte kullandıkları radikal, anti-laik eylem ve söylemleri nedeniyle hukuki koruma görmemeleri ve bazılarının kapatılmaları gözetilerek, tarihi deneyimden ders alan bir grup tarafından kurulmuştur," deniliyor.

162 sayfalık iddianame AKP’nin İslamcı niyetlerinin kanıtı olarak çok sayıda olaya atıfta bulunuyor. İddianame aynı zamanda Türk üniversitelerini yöneten ve denetleyen bir organ olan Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) yeni başkanını da, üniversitelerde kız öğrencilerin başörtüsü takmalarına getirilmiş olan yasağı gevşetmeye yönelik, hükümet tarafından desteklenen anayasal değişikliklere arka çıktığı için eleştiriliyor.

İddianamenin tam metnini internetten indirmek mümkün-ancak yalnızca Türkçe olarak. İddianame yanlış yorumlamalarla ve çarpıtmalarla dolu bir metin.

Her şeyden önce iddianame düzenli olarak günlük gazete okuyan bir insanın bilmediği herhangi bir kanıt içermiyor. Daha önemlisi başsavcı birçok yerde bu tür "kanıtları" bağlamı dışına çıkarıyor ve kendi amaçlarına uygun hale getirmek için çarpıtıyor. İddianamenin zayıflığı ve yüzeyselliği savcının metni aceleyle hazırlamış olduğunu açıkça gösteriyor.

Bu tür bir hareket, savcının kendi kişisel kararının bir sonucu olamaz. Hiç kuşku yok ki davanın açılmasıyla ilgili kararı veren taraf orduydu ve Anayasa Mahkemesi’nin kararını güvence altına alabilmek için gerekli düzenlemeleri kapalı kapılar ardında daha öncesinde yaptı.

Burada söz konusu olan, hedefi ıskalamayı göze alamayacakları tek atımlık bir mermidir. Aksi halde Yalçınkaya gerek kişisel prestijini gerekse de makamının kurumsal prestijini bu şekilde riske atmazdı.

Şu anda ortalıkta AKP’nin kapatılması sonrasında yaşanacaklara ilişkin çok sayıda senaryo dolaşıyor. Bir geçici teknokratlar kabinesi veya ordunun yönetimi tam olarak ele alması olasılıklarının yanı sıra, kimi gözlemciler Rusya’nın desteği ile sahneye konulacak bir askeri darbeden bile söz ediyorlar!

Bu senaryoların birçoğu katışıksız spekülasyona dayanıyor veya belirli kişilerin ya da çevrelerin fantezilerini yansıtıyor. Bunların bir bölümü dezenformasyon amacıyla da yayılıyor olabilir. AKP’ye karşı açılan dava ile yaratılan zehirli siyasi hava bu tür uğursuz senaryoların boy atması için elverişli bir ortam sağlıyor.

Neden şimdi?

2007 yılının Temmuz ayında yapılan genel seçimlerinin sonucu, ordunun başını çektiği sözde "laik" kampa indirilmiş ağır bir darbe oldu. AKP elde ettiği ezici seçim zaferinin verdiği güçle karşıtlarını demoralize etmeyi ve susturmayı başardı ve ordunun ülkenin siyasi yaşamına müdahale etme gücünü -geçici bir süreyle de olsa- fiilen asgariye indirdi.

Erdoğan, birkaç gün önce kendi milletvekillerine hitaben yaptığı bir konuşmada AKP’nin gelecek yıl yapılacak olan yerel seçimlerde oylarını bir kez daha artıracağının güvencesini verdi. Bu, doğrudan doğruya orduya ve onun sivil destekçilerine verilmiş olan bir mesajdı: "Sizi daha önce seçimlerde yerin dibine soktuk; bu sefer de aynısını yapacağız."

AKP’nin elde ettiği seçim zaferi, ordunun başını çektiği kampanya için ciddi bir yenilgiydi ve generaller bu nedenle aylarca düşük bir profil çizmek zorunda kaldılar. Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, iki ay önce üniversitelerde kız öğrencilerin başörtüsü takmalarına getirilmiş olan yasağı gevşetmeye yönelik anayasa değişikliği ile ilgili düşüncesi sorulduğunda, "Türk toplumunun bütün katmanlarında bu konuda askerin düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malûmun ilâmından ileri gitmez. Onun için bu konuda herhangi bir şey söylemek istemiyorum," dedi.

Kimileri bu yumuşak tutumu ordu ile AKP arasında oluşan kalıcı bir uzlaşmanın işareti olarak yorumladı. Ancak AKP’yi kapatma ve demokratik yollardan seçilmiş bir hükümeti bir mahkeme kararı ile iktidardan uzaklaştırma girişimi bunun tersini kanıtlıyor.

Orduya vurulan bir başka ve hatta daha doğrudan bir darbe, Ergenekon çetesine -emekli generallerden, yüksek düzeydeki bürokratlardan, mafya üyelerinden, Kemalist-Maoist İşçi Partisi’nin önde gelen üyelerinden ve hatta gazetecilerden oluşan, Gladyo ya da kontrgerilla türü bir suç örgütü- karşı sürmekte olan ve oldukça başarılı bir biçimde yürütülen polis operasyonu oldu. Birçoklarının "derin devlet" adını verdiği bu örgütlenme, hükümeti devirmeyi amaçlıyordu.

Ergenekon çetesi üzerinden orduya yöneltilen eleştiriler o kadar yüksek sesle ifade edilir hale geldi ki, Büyükanıt en sonunda, iki ay önce şöyle bir açıklama yapmak zorunda kaldı: "Her fırsatta, bu tür ortaya çıkan bir şeyleri Silahlı Kuvvetlerle ilişkilendirme çabaları geçmişte de olmuştur, şimdi de oluyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bir suç örgütü değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hata yapan, yargı önünde cezasını çeker. Onun için beyhude gayretlerle bu tür şeyleri Silahlı Kuvvetlerle ilişkilendirmek beyhude bir çabadır."

Ergenekon çetesine karşı yürütülen operasyon aynı zamanda, AKP’nin şu anda, polis teşkilâtı üzerinde tam bir kontrole sahip olduğunu da ortaya koydu.

Kısa bir süre önce kuzey Irak’taki PKK hedeflerine karşı gerçekleştirilen kara saldırısı ve sürmekte olan hava harekâtları ordunun imajını kısmen tekrar canlandırmasına yardımcı oldu. Ama yine de üst düzey generaller AKP’ye karşı, Gül’ün meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen önce yaptıkları gibi, doğrudan bir saldırı gerçekleştirebilecek konumda değiller.

Türkiye’de cumhurbaşkanı kimi önemli yetkilere sahip. Örneğin bu yıl 22 üniversite rektörünün görev süresi dolunca Gül bunların yerine İslamcı adayları atayacak ve bu rektörleri yine kendisinin seçmiş olduğu Yüksek Öğrenim Kurumu Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın bilfiil denetimi altına sokacak. İki yıllık bir süre içinde Anayasa Mahkemesi’nin üç Kemalist üyesi emekliye ayrılacak ve yerlerini alacak yeni üyeler de cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Mahkeme, hâlihazırda 8’i güvenilir Kemalist olan 11 asil üyeden oluşuyor.

DTP ve AKP’ye karşı açılmış olan kapatma davaları bütünüyle anti-demokratik ve gericidir. Ordunun geçen yılın Nisan ayında web sitesinde Gül’ün yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmesine karşı, üstü çok az örtülü bir darbe tehdidi yayınlamasının ardından, Anayasa Mahkemesi aldığı bir kararla seçim sürecini durdurdu ve Gül ancak erken genel seçimlerde AKP ezici bir zafer elde ettikten sonra bu göreve seçilebildi. Şimdi ise demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin ve cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi tarafından devrilmesine yönelik bir girişimde bulunuluyor. Dünya Sosyalist Web Sitesi bu iki kapatma davasına da, bu burjuva partilere herhangi bir destek vermeksizin, kesin olarak karşı çıkıyor.

Türkiye bir kez daha bir rejim krizine doğru sürükleniyor. Bu krizin kökleri ancak Türk burjuvazisinin iki kanadı arasındaki tarihsel çekişmede bulunabilir.

İslamcı hareket 1990’ların başlarında hızla güçlenmeye başladı. 1994 yerel seçimlerinde büyük şehirlerin çoğunda yerel yönetimleri ele geçirdi ve 1996 yılında bir koalisyon hükümeti aracılığıyla iktidara geldi.

Bu hareket, her zaman için burjuvazinin belirli bir çoğunlukla İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli ve Adana gibi sanayi ve finans merkezlerinde yer alan büyük tekelci gruplara kıyasla ikincil bir konumda olan, taşra şehirlerinde ve kasabalarında yoğunlaşmış fraksiyonunu temsil ede gelmiştir. Bu siyasi anlaşmazlık yönetici seçkinin saflarında derinlere uzanan ve toplumun genelinde sözde "laik" ve "İslamcı" kamplar arasında bir sosyo-kültürel ayrışmayla iç içe geçmiş olan bir bölünmeyi ifade etmektedir.

Türk burjuvazisi içinde yaşanan keskin değişikliklerle birlikte, İslamcılığa sempati duyan kanat da derin bir değişim sürecinden geçti. Türk burjuvazisinin sanayici kanadı 1960’larda ve 1970’lerde başlayan ve 1980’li yıllarda olgunlaşan bir süreç içinde kendisini finans-kapitale dönüştürdü. Liberalizasyon, piyasa yanlısı politikalar ve üretimin küreselleşmesi tarafından yaratılan koşullar altında, İslamcı sermayenin bir kesimi de kendisini, aynı finans-kapital konumuna getirdi. Turgut Özal’ın 1983 yılında İslami bankacılığı yasallaştırması bu süreçte önemli bir rol oynadı.

"Laik" partilerin aşırı bölünmüşlüğü ve uğradıkları itibar ve güç kaybı koşullarında -bir zamanların o çok güçlü "merkez sağ" partileri şu anda mecliste temsil edilmiyorlar- geriye finans kapitalin Batıcı kanadı adına hareket edebilen tek bir güç kalmış durumda. Bu güç ordudur. Yukarıda açıklanan gelişmeler nedeniyle ordu AKP’ye karşı son bir çare olarak yargıyı kullanıyor.

Demokratik olarak seçilmiş bir hükümetin Anayasa Mahkemesi tarafından iktidardan indirilmesi işçi sınıfının demokratik ve sosyal haklarına yönelik ağır bir saldırıyı temsil ediyor. Ortaya bir ara rejimin veya ordu tarafından desteklenen bir başka rejimin çıkması durumunda, bu rejim daha da ağır kemer sıkma programlarını uygulamaya koyacak ve kitlelerin taleplerini bastırmak için giderek daha ağırlaşan baskıcı önlemlere başvuracaktır.

Bununla birlikte Yargıtay başsavcısının ve Anayasa Mahkemesi’nin girişimlerine karşı çıkmak, AKP’ye ve Erdoğan’ın hükümetine güvenmek ya da destek vermek anlamına gelmiyor. AKP ve hükümet, orduyla giriştiği keskin çatışmalara ve aralarındaki farklılıklara karşın orduyla tekrar tekrar ortak amaçlar için yeniden bir araya gelen, aynı kokuşmuş egemen sınıfın farklı kanatlarını temsil ediyorlar. Türkiye işçi sınıfının kendi demokratik ve sosyal haklarını savunabilmek için, enternasyonalist bir sosyalist perspektif yolunda mücadele eden kendi bağımsız partisine ihtiyacı var.



Telif Hakkı 1998-2007, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır