World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2015/dec2015/pers-d02.shtml

Paris’teki polis baskısı ve Fransa’da diktatörlüğe doğru sürükleniş

Alex Lantier
2 Aralık 2015
İngilizce’den çeviri (30 Kasım 2015)

130 kişiyi öldüren ve Cumhuriyet Meydanı çevresinde Paris’in geniş bölümlerinin kapatılmasını beraberinde getiren 13 Kasım terör saldırılarından hemen hemen iki hafta sonra, dün [29 Kasım], şiddet, şehrin sokaklarında yeniden patlak verdi. Fransa çapında 120.000 asker ve polis gücünün konuşlandırılması ve yalnızca Paris merkezinde tam 6.300 polisin ve paramiliter çevik kuvvetin seferber edilmesi ile birlikte, Cumhuriyet Meydanı bir kez daha büyük çaplı bir polis kordonuyla abluka altına alındı.

Ancak, Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Sosyalist Parti (SP) hükümetinin 13 Kasım saldırılarının ardından uygulamaya koyduğu olağanüstü hale dayandırılan bu konuşlanmanın hedefi Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) bağlı bir savaşçılar grubu değildi. Aksine, hedef alınan, bugün Paris’te başlayan COP-21 iklim zirvesine karşı çevreci gruplar tarafından düzenlenen yerli bir toplumsal protestoydu.

Olağanüstü hal üç ay boyunca kamusal protestoların tüm biçimlerini yasaklıyor ve polis, birkaç bin insandan oluşan bir kalabalığa yönelik şiddetli baskıyı sahneye koymak için uygulamadaki bu yasağa sarıldı. 13 Kasım kurbanları için gece nöbetlerine ve ulusal birlik için resmi çağrılara sahne olan Cumhuriyet Meydanı, polis barışçıl protestoculara plastik mermi sıkarken biber gazıyla dolduruldu.

80 kişilik bir maskeli protestocu grubunun şiddet eylemlerini gerekçe olarak göstererek 174 kişiyi gözaltına alan polis, ardından 289 kişiyi tutuklamaya girişti.

Polis, protestolardan önce dahi, yaklaşık yirmi çevre aktivistini mahkeme kararı olmaksızın ev hapsine almak için olağanüstü yetkilerini kullandı. Bu, 13 Kasım’dan beri kimliği bilinmeyen 100’den fazla insanın ev hapsine alınmasına tanık olunan Fransa çapındaki geniş kapsamlı bir baskının parçasıydı.

Protestolara yönelik baskı, kamuoyunun devlet eliyle geniş kapsamlı terörize edilmesiyle el ele gitmektedir. Sokaklara giren herkes, kısa süre içinde, savaş zırhı giyen ve saldırı tüfekleri taşıyan adamlarla karşılaşıyor.

İş dünyası çevreleri, halihazırda, patronlara, işyerlerini izlemek ve “radikalleşmiş” işçileri polise ihbar etmek için olağanüstü hali kullanma çağrısında bulundu.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, tekrar tekrar, 2001’den beri “terörle mücadele” başlığı altında uluslararası ölçekte uygulanan polis devleti önlemlerinin, demokrasinin kökten bir çöküşünün ifadesi olduğu uyarısında bulundu. Bunların boş sözler olduğunu düşünmüş olan herkes, 13 Kasım terör saldırılarından beri Fransa’da yaşananları incelemelidir.

Olaylar kendi doğru isimleriyle adlandırılmalı: Fransa’da kurulmakta olan şey, bir polis devleti diktatörlüğüdür. 13 Kasım saldırılarını gerçekleştiren bir avuç insanın eylemleri nedeniyle toplumsal protestolar etkin bir şekilde yasaklandı; polis arama ve el koyma gerçekleştirmek için keyfi yetkiler aldı ve devlet kendisine bireyleri gözaltına almak ve örgütleri feshetmek için devasa yetkiler verdi. Dahası, SP hükümeti, bir anayasa değişikliğini geçirme yoluyla bu durumu kalıcı kılmayı hedefliyor.

Burjuva siyaset kurumunun çok partili örgütlenmesi ve en azından şimdilik, seçimlerin biçimsel geleneklerinin sürdürülmesi, Fransa’yı bir polis devletine dönüştürmenin önünde bir engel değildir. Fransa Ulusal Meclisi’nde, olağanüstü hal ve Suriye’nin bombalanmasının hızlandırılması lehine neredeyse oybirliğiyle verilen oylar [Stalinist Fransız Komünist Partisi’nin ve Sol Parti’nin dahil olduğu Sol Cephe oy birliğiyle, Yeşiller ise üç eksikle önlemleri destekledi–çev.], bu politikaların, ismen “sol” örgütler de dahil, tüm siyasi partilerin ve devlet kuruluşlarının desteğine sahip olduğunu göstermektedir.

Fransa’da otoriter yönetime doğru sürüklenişin tırmanmasına uluslararası egemen çevrelerden de herhangi bir eleştiri yok. Aksine, Washington, Ulusal Güvenlik Kurumu’nun casusluğunu Amerika halkına yönlendirir ve Berlin ile Tokyo halk muhalefetine rağmen dış politikalarında yeniden askerileştirme planlarını tekrar devreye sokarken, tüm büyük emperyalist güçler Fransa’daki olayları izliyor ve bu önlemlerin kendi uyarlamalarını hazırlıyorlar.

Bu siyasi kriz, kapitalist sınıf içinde burjuva demokrasisi yönünde herhangi bir kesimin bulunmayışını deşifre ediyor. SP’nin demokratik haklara yönelik saldırısının arkasındaki itici güç, her halükarda, emperyalist güçlerin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı rejim değişikliği gündemine hizmet eden Suriye’deki İslamcı muhalefet güçlerinin terör saldırıları değildir.

Aksine, demokratik haklara yönelik saldırının arkasındaki itici güç, süper zengin bir mali aristokrasi ile gitgide daha çok sömürülen ve yoksullaştırılan emekçilerin geniş kitleleri arasındaki aşırı derecede toplumsal kutuplaşmadır. 1930’lardan beri en yıkıcı küresel kapitalist krizin yedi yılı boyunca uygulanan kemer sıkma politikaları, on milyonlarca insanı işsizliğe sürükledi ve Avrupa çapında temel sosyal programları lime lime etti.

Fransız burjuvazisi, Paris saldırılarından sadece bir ay önce, Air France işçileri toplu işten çıkarmalar planlayan şirket yöneticilerinin ve sendika bürokratlarının karşısına çıktığında ve Air France’in iki yöneticisinin gömleklerini yırttığında (bu, Fransa ve Avrupa çapındaki işçiler arasında geniş destek alan bir eylemdi) şok oldu ve dehşete kapıldı.

Kemer sıkmaya ve emperyalist savaşa yönelik geniş halk muhalefeti, halkın ezici çoğunluğunun düşüncelerini düşmanlık ve korku ile seyreden siyaset kurumu içinde hiçbir ifade bulamaz. Bu koşullar altında, burjuva demokrasisinin toplumsal temeli çökmektedir. Bu sürecin siyasi dinamiği, 80 yıl önce Avrupa’da faşizmin yükseldiği dönemde, büyük Rus devrimci Lev Troçki tarafından şöyle açıklanmıştı:

“Elektrik mühendisliği ile bir benzerlik kurarsak, demokrasi, ulusal ya da toplumsal mücadele eliyle aşırı yüklenmiş akımlardan korunma için emniyet şalterlerinin ve devre kesicilerin bir sistemi gibi tanımlanabilir. İnsanlık tarihinin hiçbir dönemi (en ufak bir şekilde bile), bizim dönemimiz kadar uzlaşmazlıklarla bu kadar aşırı yüklenmemiştir. Aşırı yüklenmiş hatlar, gitgide daha sık bir şekilde, Avrupa elektrik şebekesindeki farklı noktalarda ortaya çıkıyor. Aşırı yüksek derecede yüklenmiş sınıfsal ve uluslararası çelişkilerin etkisi altında, demokrasinin emniyet şalterleri ya yanıp kül oluyor ya da patlıyor. Bu, özünde, diktatörlüğün kısa devre yapmasını temsil etmektedir.”

Bugün de, sınıfsal gerilimler, 20. yüzyılın büyük mücadeleleri sırasında olduğu gibi, burjuva demokrasisinin aşırı yüklenmekte olan devre kesicilerini oluşturmaktadır.

Demokrasinin ve demokratik hakların güçlü bir tabanı olarak duran, işçi sınıfıdır. Bununla birlikte, demokratik haklara yönelik böylesi şiddetli saldırılara yol açan birikmiş sınıfsal gerilimler olgusu, durumun devrimci karakterinin ve devrimci-sosyalist bir perspektif temelinde kapitalizm karşıtı bir mücadelenin acil gerekliliğinin yalın bir kanıtıdır.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır