World Socialist Web Site (www.wsws.org)

www.wsws.org/tr/2016/oct2016/turk-o21.shtml

Türkiye Musul saldırısının ortasında ABD’nin politikasını suçluyor

Alex Lantier
21 Ekim 2016
İngilizce’den çeviri (20 Ekim 2016)

Musul’a yönelik ABD önderliğindeki saldırı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı Washington ve Avrupa Birliği (AB) tarafından desteklenen Temmuz’daki başarısız darbenin yansımaları, Türkiye içinde ve Türkiye’nin büyük emperyalist güçler ile ilişkilerinde patlayıcı gerilimleri körüklüyor.

Yönetimini istikrara kavuşturmak için her şeyi göze almış olan Erdoğan, milliyetçi duyguları körüklüyor ve üstü kapalı olarak, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları boyunca askeri olarak müdahale etme hakkını saklı tutuyor. Erdoğan, çeşitli kışkırtıcı konuşmalarında, yalnızca Ortadoğu’da değil, ama Kafkaslarda ve belki de en patlayıcı olarak, Balkanlarda toprak iddialarında bulundu. Bu tutum, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Türkiye ile üç savaş yaşamış ve 1974’te Türkiye Kıbrıs’ı işgal ettiğinde Türkiye ile savaşın eşiğine gelmiş olan Yunanistan’daki yetkililerin tepkisini çekti.

Pazartesi günü İstanbul’da konuşan Erdoğan, Türk hükümetinin son derece düşman olduğu Kürt milislere bel bağladığı Musul saldırısına Türkiye’nin katılımını engellediği ve Erdoğan’ın Temmuz darbesini tezgahlamakla suçladığı Gülen hareketinin lideri Fethullah Gülen’i ABD’de barındırdığı için Washington’a saldırdı.

Erdoğan, şunları söyledi: “Şimdi Musul (operasyon) başladı. Ne diyorlar? ‘Türkiye Musul'a girmesin.’ Ya nasıl girmeyeyim 350 kilometre sınırım var benim ve bu sınırdan ben tehdit altındayım. … Biz operasyonunda da olacağız, biz masada da olacağız. Bunun dışında kalmamız mümkün değil. Çünkü burada bizim için bir tarih yatıyor.”

Erdoğan, 14 Ekim’deki konuşmasında, Musul’da Kürt milislere bel bağlaması nedeniyle Washington’a açıkça saldırmıştı: “Yazıklar olsun. Senin NATO'da ortağın PYD mi, YPG mi, Türkiye mi? Eğer Türkiye ise bizimle masaya oturacaksın.”

Erdoğan, İstanbul’da, ayrıca, Gülen ile ittifakından dolayı Washington’ı terörizmle işbirliği yapmakla suçladı: “Terörizmi, terör örgütlerini, terör örgütü ele başlarını koruyan, kollayan bir hukuk sistemi olabilir mi? Bir teröriste Green Card verilir mi? Green Card ile beyler gibi Amerika'da yaşıyor. 400 dönüm çiftlik, bu çiftlikte hayatını yaşıyor ve oradan da bu işe komuta ediyor. Siz kimi kandırıyorsunuz?”

Erdoğan’ın Musul üzerine hak iddiaları, onun son günlerde yaptığı, güney Bulgaristan’ın ve kuzey Yunanistan’ın büyük kısmını içeren Batı Trakya’daki topraklar dahil, bir dizi toprak iddiasının parçasıydı.

Cumhurbaşkanı, 15 Ekim’de, Rize’deki Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nde şunları söylemişti: “Musul halkını kendi kaderine terk edilebilir miyiz? Musul’un tarihinde kim var? Biz varız. Şimdi ne yapıyorlar? Musul'u Musulludan alıp birilerine vermenin hesapları var. … Halep halkına sırtımızı dönebilir miyiz? Dönemeyiz. Batı Trakya'daki, Kıbrıs'taki, Kırım'daki soydaşlarımızı yok sayamayız. Libya'yı, Mısır'ı, Bosna'yı, Afganistan'ı, kendi dertleriyle baş başa bırakamayız.”

Erdoğan, ayrıca, şunları belirtmişti: “Hatay'dan çıkın Fas'a varana kadar uğradığınız her Ortadoğu, Kuzey Afrika ülkesinde bizden bir şeyler mutlaka görebilirsiniz. Trakya'dan, Doğu Avrupa'ya kadar olan coğrafyada attığınız her adımda ecdadın izlerinden birine mutlaka rastlarsınız.”

Dün, Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos, Erdoğan’ın açıklamalarının 1923 Lozan Antlaşması’nı tartışmaya açtığı uyarısında bulundu. Bu antlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve Ortadoğu’nun büyük kısmının Fransa ile Britanya arasında sömürgeci paylaşımı ile damgalanan I. Dünya Savaşı’nda İtilaf devletleri ile Türkiye’nin çatışmasını sona erdirmiş ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki mevcut sınırları çizmişti.

Pavlopoulos, “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemi, herhangi bir bakış açısıyla, hatta en iyimser olanıyla bile, ne yazık ki, Yunan-Türk ilişkilerinin ve Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yanı sıra, Lozan Antlaşması’nın doğrudan ya da dolaylı olarak altını oymaktadır.” dedi.

Yunan medyası, önce, Erdoğan’ın Batı Trakya üzerine bir referandum planlıyor olduğuna ilişkin bir haber yayınladı. Haber sonradan yalanlandı. Ancak bu yalanlama, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın, haberi kınayan ve bu, “tahrik edicidir ve bölgesel istikrarın altını oymaktadır.” diyen bir açıklamasından sonra geldi.

Bu gelişmeler, Erdoğan’ın geçtiğimiz ay Lozan Antlaşması’na alenen saldırmasının ardından geliyor. Erdoğan, Lozan’ın, bir “zafer” olmadığını vurgulamış ve “Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan'da verdik. Zafer bu mu?” demişti.

Yunanistan Savunma Bakanı Pannos Kammenos ise, “Uluslararası antlaşmalar hakkında şüphe uyandırma çabaları, tehlikeli yollara sürükler.” yanıtını vermiş ve Türkiye’nin o yolları “izlememesi” gerektiğini eklemişti.

Erdoğan’ın açıklamalarının altında yatan patlatıcı siyasi ve askeri gerilimler, emperyalist güçlerin çeyrek yüzyıllık pervasız savaşlarının ve müdahalelerinin ürünüdür. Sovyet bürokrasisinin ABD-NATO savaşlarının önündeki başlıca askeri engeli ortadan kaldıracak şekilde kapitalizmi restore ettiği ve SSCB’yi dağıttığı 1991’de Irak’a karşı ABD önderliğinde girişilen Körfez Savaşı’ndan bu yana, NATO güçleri Ortadoğu’da ve Balkanlarda sürekli müdahalede bulundu. Bu savaşlar, milyonlarca yaşama mal oldu ve onlar milyonlarca insanı sığınmacı haline getirdi.

Kafkaslarda Rus kuvvetlerine yönelik 2008’deki ABD destekli Gürcistan saldırısı ve nihayet NATO’nun 2011’de Libya’da ve Suriye’de başlattığı savaşların izlediği Irak ile Yugoslavya savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından doğmuş bölgesel devlet yapısını tam olarak paramparça etmişti.

Şu anda NATO’nun Rusya ve Suriye’deki Rusya destekli rejim ile cepheleşmesi bir üçüncü dünya savaşını dizginlerinden boşaltma tehdidi oluştururken, Avrupa ve Ortadoğu kapitalizminin tarihinde ve jeo-politikasında derinlemesine kök salmış çatışmalar yeniden boy gösteriyor. Türk ve Yunan yetkililer tarafından yapılan uğursuz açıklamalar ve tehditler, bütün devletlerin diplomatlarının ve genelkurmaylarının nasıl herhangi bir devletin kontrol yeteneğinin ötesinde olan devasa bir küresel krize yakalanmakta olduğunu örneklemektedir.

Libya ve Suriye savaşlarını NATO’nun baskısı altında desteklemiş ve sözde “komşularla sıfır sorun” dış politikasını terk etmiş olan Erdoğan hükümeti, Washington’ın Suriye politikasındaki tüm ayrıntılarına uyarlanmakta aciz kaldı. Suriye savaşının bizzat Türkiye içindeki Kürt ayrılıkçılığını teşvik eden bir Kürt devletinin kurulmasına yol açabileceğinden korkan Erdoğan, ABD’nin Suriyeli Kürt milisler ile ittifakına karşı çıktı. Bu, Ankara’yı, Suriye konusunda, NATO ve özellikle de Washington ile artan bir çatışma içine soktu.

Washington’ın ve AB’nin 15 Temmuz darbesine verdiği örtülü destek, Erdoğan’ın bu yılın başında Moskova’ya ve Şam’a yaklaşabileceği yönündeki açıklamaları üzerine artan kaygıları yansıtıyordu.

Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’in elindeki alanlara ABD destekli bir istila başlatan Erdoğan, darbenin ardından Washington ile daha iyi ilişkiler geliştirmiş gibi görünse de, temel anlaşmazlıkların hiçbirinin çözülmemiş olduğu ortadadır. Aksine, birbirini izleyen her bir askeri tırmanma, uluslararası çelişkileri yoğunlaştırıyor. Şimdi, Erdoğan’ın pervasız milliyetçi söylemleri, yalnızca, Ortadoğu’da ve Avrupa’da çok daha geniş ve patlayıcı çatışmalara ve savaşlara zemin hazırlıyor.



Telif Hakkı 1998-2015, Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bütün hakları saklıdır